UÇAN SÜPÜRGE

GİDİŞLER - GELİŞLER 
SÜPÜRGELİ CADININ ŞEHİR HİKAYELERİ




İSTANBUL'UN LEYLEKLERİ
Ömerli Sırapınar Köyü

Ömerli Sırapınar Köyü'nün en büyük özelliği -çok bilinmese de- İstanbul'un göçmen kuşlarından Hacı Leyleklerin küçük bir topluluğuna ev sahipliği yapıyor olması... 




Leyleklerin yolunu gözleyen biri olarak, İstanbul'u mesken tutan yazlıkçı Leyleklerin Sırapınar Köyü'nde ikamet ettiğini -yeni-bir yıl önce öğrendim, Ömerli'ye haftasonları gitmeye başladığımızdan beri.
Oysa ki, Hırvatistan'da Cigoc'u, Macaristan'da Nagybojam'ı, Almanya'da Rühstadt'ı, Romanya'da Andrid'i biliyordum- bu liste uzar gider-  Polonya'nın dünyanın Leylek başkenti olduğunu öğrenmiştim ama, Sırapınar Köyünü bilmiyordum. 
Geçen sene Leylekler üzerine araştırma yaparken, 2011 yılında Bursa Eskikaraağaç Köyü'nün de, Avrupa Leylek Köyü listesine alındığını ve her yıl burada "Leylek Festivali" yapıldığını okudum,öğrendim,şaşırdım, çok sevindim ve paylaştım.




Osmanlı Döneminde, 19. yy'da Bursa'da "Vakf-ı Gureba-i Laklakan" adında yaşlı ve sakat Leyleklerin bakıldığı "Garip Leylekler Vakfı" olduğunu biliyormusunuz peki?



Biz Leyleksever bir toplumuz; geliş gidişlerinin çok farkında olmasak da, gördüğümüzde seviniriz ve uğur sayarız...  



Çoğu zaman yaz tatili için Bodrum yollarına düştüğümüzde 9-10 saatlik yolda sadece Leylek bulmaya çalışır, göremeyince hevesimi dönüş yoluna saklar, dönüş yolunda da Yalova'ya gelip hala bir tane bile Leylek görememişsem, gözlerimde biriken yaşları silmek ve teselli etmek de kızıma kalır... 
Gerçek Sevgi böyle birşey işte; "Heyecan duyarsın, sabredersin, umud edersin, beklersin, bir şans daha verirsin, gelmeyeceğini anlayıp, hayal kırıklığına uğradığında seni gerçekten seven en yakınındaki teselli eder, teselli etmesine izin verirsin"




Ömürleri boyunca kaç Bebek getirdiler İstanbul'a kimbilir, üstelik kaçı kız, kaçı erkekti acaba... 






Ne zaman Leylek görsem bilirim o sene sırt çantamla yollardayım... 
Mart ayından itibaren Gökyüzünü izleyin, Nisan sonu-hatta Mayıs başına kadar ki sürede göçleri devam ediyor Beyaz Leyleklerin, başınızın üzerinden uçarken, görmek istediğiniz Ülke'yi yada Şehri yüreğinizle söylemeyi unutmayın, içlerinden biri duyar nasıl olsa :))    



ESKİ AVUSTURYA'LI KARLSBAD ( KARL'IN BANYOSU) 
yada 
YENİ ÇEK CUMHURİYETİ'NDEN KARLOVY VARY
Karlovy Vary; bu görmüş geçirmiş Romantik Kasaba, Kaplıca olarak gözde olmak yerine "Film Festivali" ile başköşeye kuruluyor "Bir şehri 7. sanattaki karelerini bulmaya çalışarak dolaşmayı sever Şehirkolikler" için...
Bir de "Mustafa Kemal'in yeryüzünde bıraktığı izlerin üzerine basıp yürümeyi görev edinen Şehirkolikler" için vazgeçilmez yerlerden biri hiç kuşkusuz...
1918 yılında Ulu Önder Atatürk tedavi olmak amacıyla konaklamış Karlovy Vary'de yada Avusturya'ya aitken ki adıyla Karlsbad'da ve burada kaldığı süre içinde "Karlsbad Hatıraları" adıyla günlük anılarını ve düşüncelerini yazmış. 1930 yılında manevi kızı Afet İNAN'la Cumhuriyet tarihi üzerine çalışırlarken "Karlsbad Hatıralarını" gözden geçirmiş, gereken düzeltmeleri yaparak, gelecekte yayınlanması için Afet İNAN'a teslim etmiş.
Afet İNAN tarafından "M. KEMAL ATATÜRK'ÜN KARLSBAD HATIRALARI" olarak 1991 yılında Türk Tarih Kurumu Yayınlarında yayınlanır Ata'mızın günlüğü... 
Kitapçılarda kolay bulunmayan bu eseri sahaflardan 
yada internet üzerinden Kitapyurdu'ndan edinebilirsiniz...
  
Hollywood'un da ilgisini çeken bu güzel Kasaba, 2006 yapımı Last Holiday 


Yönetmen: Wayne WANG
Oyuncular: Queen LATIFAH
Gerard DEPARDIEU
Yapım Yılı: 2006

ve yine 2006 yapımı Casino Royal'e de ev sahipliği yapmış, üstelik Casino Royal'de Monte Negro'yu (Karadağ) canlandırarak.



Casino Royal'in çekildiği "Imperial Bath" binası Mimarlar Ferdinand FELLNER ve Herman HELMER tarafından 1893-1895 yıllarında inşa edilmiş.

Casino Royal'de kullanılmak üzere
Karlovy Vary'ye dekor yaratmak için tırlarla taşınan eşyaların en ilginci ise
 Palmiye ağaçları...

             
             Yönetmen: Martin CAMPBELL
    Oyuncular: Daniel CRAIG
          Eva GREEN
            Mads MIKKELSEN
Yapım Yılı: 2006

Bu yıl Oscar adayı olan ve geçtiğimiz günlerde 72. Altın Küre Komedi Filmleri dalında En İyi Film Ödülünü kazanan "Grand Budapest Hotel" de Karlovy Vary'i kendine mesken edinenlerden...    

Yönetmen: Wes ANDERSON
Oyuncular: Ralph FIENNES
Bill MURRAY
Tilda SWINTON
Adrien BRODY
Lea SEYDOUX
Jude LAW
Mathieu AMALRIC
Yapım Yılı: 2014  


Kıvrılarak Karlovy Vary'e doğru inen yolda karşınıza çıkan ilk ünlü " Imperial Hotel" ve son derece zarif selamlamakta gelip geçenleri.



1918 yılının Temmuz ayında Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK, tedavi olmak amacıyla o yıllarda Avusturya'nın sınırlarında kalan Avrupa sosyetesinin gözbebeği Karlsbad'a-şimdiki adıyla Karlovy Vary- gelir, Dr. VERMER'e tedavi olacaktır, tarihi Grandhotel Pupp da kalmak istemektedir ama, haftalık 140 Koruno'ya Rudolfs Hof pansiyonda yer ayarlanmıştır kendilerine. 
ATATÜRK, kontrole gelen Dr.VERMER'e Pupp Otel'de  kalmak istediğini söylediğinde Doktor; "Buraya ciddi bir kür yapmak için mi geldiniz, yoksa lüks ve debdebeli gürültüler içinde zevk etmek, yorulmak için mi? Ne istiyorsunuz, işte sakin ve rahat bir apartman! Şimdi müsaade ediniz sizi muayene edeyim ve suret-i hareketinizi çizeyim. Göreceksiniz ki, dediğim şeyleri harfiyen takip edince başka bir şey düşünmeye vakit bulamayacaksınız" der... 
İşte Ata'mızın kaldığı Rudolfs Hof pansiyon şimdi bir Rus İşadamı tarafından satın alınıp işletilmekte olan Carlsbad Plaza Hoteldir... Ata'mızın Odası da gezilebilmektedir... 
     

Carlsbad Plaza Hotel'de konaklayan ünlülerden bir diğeri de Sigmund FREUD. 
 Otelin dış cephesinde ATATÜRK ve FREUD'un burada konakladığına dair plaketler var.  


Karlovy Vary'de sigara içmek yasak, sokakta dahi içilemiyor sigara, 
bir taraftan dağ havası, bir taraftan şifalı su kaynakları bedeniniz bayram ediyor...

Grandhotel Pupp

Grandhotel Pupp

Atatürk'ün de kimi gün kahve içmek, kimi gün yemek yemek için tercih ettiği Pupp Otel pek çok ünlü kişiyi ağırlamış. Kimler yok ki konukları arasında... Ve konuklarını takdim etmek için çok hoş bir yol izlemekte Grandhotel Pupp...

Antonin DVORAK
1879
Franz KAFKA
1915
Maria THERESIA
1732 
Karl MAX
1874
Leonardo DICAPRIO
1994 
Renee ZELLWEGER
2007
Henry FONDA
1969 
Robert De NIRO
1990
Johann Sebastian BACH
1718
Susan SARANDON
2012
Helen MIRREN
2012 
Keira KNIGHTLEY
2002

Otelin girişindeki parke taşlı bölümde, taşların üzerindeki Plakalarda, Otelde konaklayan ünlülerin isimleri ve kaldığı tarihler yazılı. Solcusu, Saraylısı, Ruh bilimcisi, Yönetmeni, Müzik dehası, Aktrisler, Aktörler, hepsi ile fotoğraf çektirmek istiyor insan...

      

Karlovy Vary'ye çok yakışıyor Grandhotel Pupp...



Rus Çar'ı 1. Petro'nun kaldığı Ev, Casino olarak kullanılmakta  





Tertemiz havasını soluyarak ve Tepla Nehrinin sesini dinleyerek dolaşırken Ana caddede, Rus Çarı 1. Petro'dan, Beethoven'a, Goethe'den, Atatürk'e kadar tarihteki pek çok ünlü şahsiyetin kalmış olduğu ev yada pansiyon düşüyor fotoğraf karelerine...



Tepla nehrini sağlı sollu çevreleyen birkaç asırlık yıllık Evler mimarileri ile Turistleri büyülemekte...







Trzni Kolonada, şifalı su kaynaklarından ikisini Trzni ve Karel VI'ü barındırıyor...  

U Svejka Restaurant'ın sembolü Svejk
Tepla nehrini seyreden Aslan Asker Svejk'ı görünce hemen yanına oturup denklanşöre basma ihtiyacını duyuyorsunuz...  

Çukulata Dükkanının vitrini
Karlovy Vary'nin; Bohemia Kristalleri, Becherovka adlı baharatlı içkisi ve Kağıt Helvası ünlü, bir de Şifalı sularından içmek için kullanılan özel ağızlı porselen bardakları olmazsa olmazı elbette.


Rehberimiz tarafından Hediyelik eşya, Becherovka ve kağıt helva almak için önerilen Dükkan... Kağıt Helvaları çok ince ve bir o kadar lezzetli. Çukulatalı ve ısıtılarak servis edilen Vanilyalı kağıt helvalarından almadan önce denetiyorlar.   
(Bu hediyelik eşya dükkanında Absent ve Absent hazırlama kaşığı ile çok değişik buzdolabı magnetleri de var ve fiyatları oldukça makul, genel olarak Karlovy Vary bu tarz alışveriş için, Prag'dan daha ucuz zaten) 
Dükkanın Adresi: Stara Louka 341/34 
36001 Karlovy Vary

Değişik kağıt helvalar, Karlovy Vary'nin popüler tadları...


Şifalı sulardan içerken, sudaki kireç diş minelerine zarar vermesin diye dizayn edilmiş ibrik görünümlü, özel ağızlı porselen bardaklar kullanılıyor. Ucunu dilinizin üzerine, geriye doğru yerleştiriyorsunuz ve azar azar içiyorsunuz içindeki sudan. 
Yol boyunca elinde bu bardaklar olan ve yavaş yavaş yürüyerek sağlık kürünü yapmaya çalışan insanlar var, siz de aralarına karışmalı ve bu şifalı sulardan denemelisiniz, bir bardak satın alarak... 

Karlovy Vary'nin zenginliğini sağlayan mineralli su kaynaklarının bulunuşuna ait anlatılan hikayelerden biri, İmparator IV. Karl'ın sürek avı esnasında köpeklerinden birinin su kaynaklarından birine düşmesi ile şifalı suların bulunduğu şeklinde. 
("Vary" sıcak su kaynağı demekmiş buarada)
Bir başka hikayede de başrolde yine İmparator IV. Karl ve mahiyeti, yine sürek avında bir geyiğin izini sürüyorlar ancak, geyiği bulamıyor ama, bölgeye zenginlik sağlayacak bir şifalı sıcak su kaynağını buluyorlar...   
Mlynska Kolonada 
19. yy'dan kalma Mlynska Kolonada'yı (Değirmen Sütunu) Prag'daki Ulusal Tiyatronun da mimarı olan Josef ZITEK yapmış.
Kolonada, Şifalı suların aktığı çeşmelerin içinde bulunduğu yapılara verilen genel isim...
5 Kolonada ( Çeşmeleri barındıran yapı) var Karlovy Vary'de...
 Sadova Kolonada, Mlynska Kolonada, Trzni Kolonada, Zamecka Kolonada ve Vridelni Kolonada. 


Bu 5 Kolonada'da da 13 Sıcak Mineral su kaynağı var ve su kaynaklarından 5'i Mlynska Kolonada'da bulunmakta ve her biri farklı sıcaklıkta... 
* Skalni Pramen-53 °C
* Mlynsky Pramen-56 °C
* Rusalcin Pramen-60 °C
* Libuse Spring-62 °C
* Prince Vaclav I Spring-65 °C ve Prince Vaclav II Spring-58 °C

Skalni Pramen-53°C
Su kaynağını ve sıcaklık derecesini gösteren Tabela

Vaclav I Spring-65 °C


Çek Cumhuriyetindeki popüler içkilerden biri de Absent. Pek çok Ülkede yasaklanmış olan bu içki Çek Cumhuriyetinde yasaklanmamış, Karlovy Vary'de küçük bir Müzesi dahi var... 

 

Alkol oranı oldukça yüksek, ana maddesi Pelinotu, Alkol ve Anason olan Absent ilk kez 1792 yılında üretilmiş, ancak, "İnsanı delirtir, katil yapar, epilepsi ve vereme yol açar, erkekleri hayvana dönüştürür, öldürür, kadınları telef eder!, çocukları yozlaştırır, aileyi yıkıp, ülkenin geleceğini tehlikeye sokar" gibi gerekçelerle 1906'da Belçika ve Brezilya, 1909'da Hollanda, 1910'da İsviçre, 1912'de Amerika ve 1914'de Fransa'da yasaklanmış...
   (Vincent Van GOGH'un kulağını kesmesini aşırı derecede tükettiği Absente bağlayan sanat tarihçileri var buarada.) 
1990'larda bir işadamı İngiltere'de yasaklanmadığını farkedince, bu içkiyi Çek Cumhuriyeti'nden İngiltere'ye getirmeye başlayınca, Absent yine moda olmuş.
(Not: Ülkemizde satılması halen yasak) 
Beethoven Center'da hem alışveriş yapabilir, Absent'lerin yapımı ile ilgili şov izleyip, tadına bakabilir, hem de yemek molası verebilirsiniz. 

Beethoven Center
Tepla Nehrindeki hayatlar... 
Karlovy Vary'de hayat bulan başka güzellikler...
Şifalı sulardan içmeye gelenleri bekleyen özel bardaklar...
Yorgunluk Kahvesini Grandhotel Pupp'ın Cafesinde içebilirsiniz, fiyatları makul. 


 


Grandhotel Pupp'ın iç dizaynı 


Noel öncesi olduğundan Otel son derece zarif süslenmiş, konuklarını ağırlamakta...

Otobüsünüzün kalkış saatini beklerken, kahvenizi yudumlayıp, Prag'ın aksine son derece sakin yaşadığınız günü Cafe Pupp'da kimbilir belki de 1918'de Mustafa Kemal'in oturduğu masada oturduğunuzu hayal ederek geçirin, "Atatürk'ün ayakizlerini takip eden bir Şehirkolik olarak"

Karlovy Vary; gezegenimizdeki en güzel Kasabalardan biri, 3 kez yolu düşen bir gezgin olarak havasına hala doyamadığımı son not olarak eklemeliyim... 

"Gidebildiğiniz kadar uzağa, yüreğinizle çizeceğiniz rotada" 
***Fotoğraflar; nAifce tarafından 12.12.2014 tarihinde Karlovy Vary'de çekilmiştir... 



PRAG'ın KAHRAMANLARI
"Aslan Asker Svejk'ın 1.Dünya Savaşında başından geçen tuhaf hikayeler"i anlatan yazar Yaroslav HAŞEK ne yazık ki kitabı istediği sonla tamamlayamadan -4 cild yazabilmiş-yakalandığı tüberkülozdan kurtulamamış ve hayata veda etmiş. Belki Kitap, yazarının düşündüğü gibi 6 cild olamamış ama, savaş karşıtı ilk kahramanı yaratması, pek çok yazarın yeni kahramanlar yaratmasına ve hatta daha ünlü romanlar yazmasına ilham kaynağı olmuş.  


Aslan Asker Svejk ile sadece Prag'da değil Karlovy Vary'de de karşılaştık, bir bankta oturmuş Tepla nehrini seyrediyordu gördüğümüzde. Çok eski bir tanıdıkla karşılaşmış birinin sevinci ve heyecanı ile kucakladık Svejk'ı... 


Aslan Asker Svejk en kahramanlardan biri Prag'da, pek çok hediyelik eşyasını bulabilirsiniz, özellikle U-Kalicha adlı restaurantın konsepti tamamen Svajk...

Diğer kahramanlar tabii ki Kuklalar :) 


 Kuklalar da her gün üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekte ve hayatı neşeli kılmakta Prag'ta. 


490 Korunadan ( yaklaşık 49 TL) başlıyor turistik bölgelerdeki kuklaların fiyatları ama, işçilik büyüdükçe fiyatı da büyüyor ve astronomik rakkamlara ulaşıyor üzerlerindeki etiketler. Kuklaların en değişik, ama bir o kadar pahalı olanlarını Karluv Most'dan (Charles Köprüsü) Mala Strana'ya (Küçük Mahalle) giden yol üzerindeki dükkanlarda bulabilirsiniz. Fotoğraf çekmek çoğunda yasak, zaten duvarlarda ikaz işaretleri var. Ancak, alışveriş yaparsanız ve izin isterseniz onay verebiliyorlar.  





















Alışveriş yaptığım dükkan Karluv Most'tan Old Town'a (Eski Şehir) giden yol üzerindeki "Djepeto" idi. Bu dükkandan 2 tane Sancho Pancho alınca -bir tanesi http://www.erikhirsizi.blogspot.com.tr/ için- fotoğraf çekilmesine izin verdiler. 
Paketler hazır olunca istemeye istemeye ayrıldım dükkandan sadece, yol üzerinde başka kahramanlarla buluşacak olmak hafifletti ayrılığın sıkıntısını. 




Yahudi Mahallesine gelince sanki havada yapışıp kalmış hüzün vardı, geçmişin ağırlığı ile karşıladı Josefov sokakları ve GOLEM.  
 Malum Golem, Yahudi efsanesinin kahramanı ve ruhu yok ne yazık ki, üstelik zeka seviyesi de düşük, zaten onun için adı Golem-İbranice'deki aptal kelimesinden türetilmiş Golem ve çamurdan yapılmış bir canlı. Varoluş amacı yaratıcısını korumak. 
17. yy'da Prag Musevileri, Musevilere karşı olanlardan (antisemitikler) kendilerini koruyacak bir Prag Golemi olduğuna inanıyordu. Prag Golemi Dünyadaki en ünlü Golem bu arada. 
Haham Judah Loew ben Bezalel, Vltava nehrinin kenarlarındaki çamurlardan bir Golem yaptı ve alnına Emet (Doğruluk) yazdı. Yaptığı Golem'e dualar okuyarak hayat verdi. Josef istediği zaman kendini görünmez kılabiliyordu, Haham'ın dikkat etmesi gereken tek nokta Golem'in Şabat günlerinde canlı olmamasıydı. Bunun için Haham şabat başlamadan önce alnındaki E harfini silerdi, böylece met yani, Ölüm kelimesi kalır ve Golem hareketsiz duruma geçerdi. Şabat bitiminde de canını geri verirdi. 
Ancak, Haham bir şabat zamanı unuttu cansız kılmayı yani, alnından E harfini silmeyi ve olanlar oldu. Golem kontrolden çıktı, çılgınca bir koşu tutturdu, herşeyi yıkmaya ve çevresindeki insanlara zarar vermeye başladı. Böylece Haham, alnındaki tüm harfleri sildi ancak, Golem paramparça oldu. 
Haham Loew, Golem'in parçalarını gerektiğinde tamir edip, canlandırmak için Eski Yeni Sinagog'un altında gizli bir odaya koydu. 
İnanışa göre Golem'in parçaları hala orada duruyor... 



Fotoğraf alıntıdır:  http://www.radio.cz/es/rubrica/cita/chequia-esta-de-moda 

Josefov'da dolaşırken Eski Yeni Sinegog'a girerseniz belki Golem'in parçalarının saklı olduğu odaya ulaşıp, Golem'i birleştirebilirsiniz... 
Ancak, şabat günleri dinlenmesi için E harfini silmeyi unutmayın,
bir de Hayattaki en büyük kahramanın yaratıcılığınızda gizli olduğunu...



Öncelikle Prag, Karlovy Vary ve -özellikle- Terezin'de, paylaştığı eşsiz bilgiler nedeniyle Rehberimiz Çetin Altan ŞEYNOVA'ya bir kez de nAifcaracılığı ile teşekkür etmek istiyorum.


Onun anlatımı ile Prag daha Gotik, Karlovy Vary daha sanatsal ve ne yazık ki Terezin daha hüzünlü yerlerini aldılar anılarımda... 


Vaclav Havel Havaalanında başlayan Prag macerasının ilk durağı Prag Kalesi ve buradaki en önemli ziyaret Aziz Vitus Katedraline yapılmaktadır. Aziz Vitus Katedralinin pek çok açıdan önemi vardır ve hemen her Prag gezi yazısında bu konuda bilgiler verilmektedir ancak, Şehirkolikler açısından Aziz Vitus Katedrali "Gargoyle ve Vitraydır" 
Gargoyleler malum su oluklarındaki suyu tahliye etmek amacıyla gotik mimaride kullanılan korkunç görünümlü mitolojik varlıklar ve Aziz Vitus Katedralinin Gargoyleleri örneklerinin en iyilerinden.  


Katedraldeki muazzam Vitraylar da görenleri kendisine hayran bırakmaktalar ama,


Yeni Sanat  ( Art Nouveau) akımının öncüsü Çek sanatçı Alfons Maria Mucha'nın yaptığı vitraylar "Şehrin eski yeni kimliğini arayan şehirkolikler için" en fotojenik kısmı Aziz Vitus Katedralinin.  

Alfons Maria Mucha 
Cumhurbaşkanlığı konutu ve "Altın Yol" sokağı da Kalenin içinde yeralmakta. Altın yol, minyatür evlerin bulunduğu -evlerin çoğu şimdilerde müze ve dükkan olarak kullanılmakta- oldukça eğlenceli bir sokak ve No:22'deki naif, mavi boyalı evde bir süre Franz KAFKA'nın yaşamış olması Şehirkolikler için bu sokağı Prag'ın olmazsa olmazlarından biri haline getirmekte. 

No:22 - Franz KAFKA'nın Kızkardeşi ile birlikte yaşadığı Ev
Altın yolun başlangıcında yer alan Ev ise; Şövalyelere ait Müzeye dönüştürülmüş durumda, Şövalyeliğe ait ne varsa sergileniyor,  kimi komik, kimi ürkütücü, ama, hepsi çok tarihsel. 






Kaleden Küçük Mahalleye ve aynı zamanda Charles Köprüsüne doğru inen yol üzerinde bulunan Oyuncak Müzesi ise "zamana yenik düşmeyen çocukların" uğrak yeri...






Neler yok ki oyuncak müzesinde; eskiler, yeniler, antika taş bebekler, demodeler, çok modalar, balerinler ve nutcrackerlar, illa bebek evleri (Sunay AKIN'ın İstanbul Oyuncak Müzesindekiler kadar olamasa da) :) 
Özel olarak sergilenen Barbie ise sadece küçük Hanımefendiler için değil, gezen herkes için çok hoş, çok renkli, çok zarif ve çok kronolojik.

Küçük Mahallede bir yol var ki eğer yanan ışık kırmızı ise bu yola giremezsiniz çünkü, karşı taraftan bir yaya geliyordur, ışık yeşil olduğunda yol sizindir. Dünyanın en dar yolu olduğu ve tek kişi yürüyebildiği için ışık koymak suretiyle çözüm bulmuş Çekler bu zor duruma :))


Işık yeşil yanınca geçen Yayalar
Dünyanın Trafik ışığı ile yönetilen tek yaya yolunun sol tarafına doğru giderseniz KAFKA Müzesine ulaşırsınız. Müzenin girişinde Heykeltraş David CERNY'nin Çek Haritası şeklinde havuza çişini yapan 2 adam heykeli var. 

David CHERNY'nin Çek haritasına çişini yapan Adamları 
Kafka Müzesinin Dükkanında Kafka ve Prag'a ait oldukça iyi Yayın ve Objeler bulabilirsiniz.


Franz KAFKA eserlerini Almanca yazdığı ve yaşarken asla yayınlamadığı için olsa gerek biraz buruk Prag, bütün dünyanın eserleri karşısında saygı duruşunda bulunduğu bu hastalıklı oğluna karşı...

Çek Heykeltraş David Cherny'den de biraz bahsetmek gerek, Prag'ı atölyesi olarak kullanıp, şehre aklına estiğince heykellerini yerleştiren David Cherny, Gotik Prag'da aykırı izler bırakmakta. Eski bir sovyet tankını pembeye boyamasından tutun da, protesto için Vltava nehrinde Cumhurbaşkanlığı sarayına doğru yüzdürdüğü dev orta parmak heykeline kadar biraz terbiyesiz, biraz yaramaz, ama hepsinde zeka örneği sergileyen Cherny'nin şehirde nerede karşınıza çıkacağını asla tahmin edemezsiniz, Cumhuriyet meydanı (Namesti Republic) yakınlarındaki otelinize dönerken de karşılaşabilirsiniz

David CHERNY
bir pasajı dolaşırken de (Lucerna Pasajında ters duran atın üzerinde oturan ve başaşağı duran Bohemia Kralı Charles'ın heykeli gibi) dolayısıyla Prag'da dolaşırken David Cherny'nin izlerini arayarak dolaşmalısınız, bir eli ile çatıya tutunarak havada asılı duran Sigmund FREUD ara sokaklardan birinde karşınıza çıkabilir çünkü... 

Köprüye çıkan yolun üzerinde bulunan (3 Devekuşu Otelinin önünde)
antika havagazı Lambası
Üç Devekuşu Otelinin Levhası,
Üç Devekuşu Oteli Nazım Hikmet'in de kaldığı oteldir 
Zaten Prag Açık Hava Müzesi olduğundan gördüklerinizin tamamının bir masalı var, yanından geçip gittiğiniz sokak lambası aslında dünyanın en eski havagazı lambalarından biri olabilir örneğin... 
 Ve Charles Köprüsü (Charles Bridge) yada Karluv Most

Prag'ın en renkli görüntüleri bu Köprüde sizi beklemekte , en başta heykeller, hikayeleri ve turistler uğur getireceğine inanıp dokunduğu için parıldamış olan çeşitli uzuvları, müzik yapanlar, dilenenler, en çok Japon Turistler, küçük sehpalarda hayallerini satan Satıcılar...

Heykeldeki Osmanlı Paşasına dikkat, arkada duran
elinde kırbaç taşıyor, Osmanlıdan korkuyorlarmış birazcık anlaşılan :))   
Köprü üzerindeki seyyar Elişi ürünler satan tezgahlardan biri



Uğur sayıldığı için dokunulmaktan parlamış olan Jan Nepomuk'un heykeli ... 
Köprü üzerinde bulunan 30 heykelden birkaçına uğur getireceğine inanıldığı için turistlerce dilek tutulup dokunulmakta ama, asıl dokunacağınız heykel Jan Nepomuk'un bu heykeli olmalı, sağ elinizle heykele dokunup, yerde duran ve basılmaktan parlayan düğmeye de sağ ayağınızla basıp, Prag'a bir daha gelmeyi dilerseniz, bu dileğiniz en kısa zamanda kabul olacaktır... 

Köprüden ilginç manzaralar

Karluv Most'tan sonraki durak Astrolojik Saat




Astrolojik Saat, Charles Köprüsü ile birlikte Prag'ın diğer sembolü. Her saat başı hareket eden 12 havariyi görmek için toplanan kalabalık turist grubu, ne olup bittiğini anlayamadan horozun ötmesi ile gösteri bir anda bitince; biraz hayalkırıklığı, biraz öfke -kalabalık yüzünden yeterli ve kaliteli fotoğraf çekemediği için- ve biraz da yine kalabalıkta birşeylerini çaldırmış olabileceği endişesi ile sağını solunu kontrol ederek meydandan ayrılırken "Şehri efsanelerini takip ederek keşfetmeyi sever Şehirkolikler" Astrolojik saatin Gezegenimizde işler vaziyetteki en eski saat olmasından, saati yapan Jan Ruze (ya da bilinen adı ile Hanuş Usta'nın) gözlerinin mil çekilerek kör edilmesinden, bir de saatteki sabit kuklalardan birinin zevk ve sefa düşkünü olarak Osmanlı'yı sembolize etmesinden çok etkilenip bir süre daha saati seyretmeye devam etmektedir...  

Astrolojik saat Eski Şehir Meydanının baş köşesine kurulduğundan konaklayacağınız her gün "saat başı" ritüeline tanıklık edeceksiniz ister istemez...


Elinde mandolin çalarken görülen kukla
zevk-i sefa halindeki Osmanlı'yı tariflemekte
hayatın olumsuz örneklemesi olarak...

Eski Şehir Meydanına en yakışan Eski ise Gotik Kilise TYN. 

Prag'ı masal şehri yapan görüntüsü ile TYN kilisesi, Adem ile Havva'nın masalını anlatmakta asimetrik Kulelerinden Ademoğullarına ve Havvakızlarına... 





 Eski Şehir Meydanında bulunan cafe ve restaurantlar (turistik olduğu için biraz daha pahalı olmakla birlikte) kahve eşliğinde dinlenmek ve görüntünün keyfini çıkartmak için iyi bir seçenek.
Ancak, "Dinlenmek için bir şehrin sürgünde yaşayan Ozanını arayan Şehirkoliklerdenseniz" soluklanacağınız yer Kavarna Slavia olmalıdır, Nazım'ın ayakizine basabilmek için...



Victor OLIVA'nın Nazım'ı anlattığı söylenen yağlıboya tablosu 

Kavarna Slavia, Ulusal Tiyatro Binasının tam karşısında, Karluv Most'un sol tarafında ve yürüyüş mesafesinde. Ancak, garsonlarına Nazım'la buluşmaya geldiğinizi ve Nazım'ı nerede bulacağınızı sorup, boşu boşuna derdinizi anlatmaya çalışmayın, maalesef bilmiyorlar Nazım'ın kim olduğunu, en azından benim sorduğum garson bilmiyordu... Bu arada yeri gelmişken Kitapçılarda alışveriş arabası kullanarak Kitap ve müzik CD'si aldıklarını hatırlatıp, % 99.9 okuma-yazma oranı ile Dünyanın en çok okuyan Uluslarının başında geldiklerini belirtmeliyim Çekler'in. Yine de Nazım'ı duvar duvar, masa masa dolaşıp bulmak durumunda kalacaksınız. Üstelik resmin yanında kim olduğu yazılı olduğu halde garsonun bilmemesine şaşırarak...(Bulmanızı kolaylaştırmak için Cafenin ana girişinden girdikten sonra Vltava nehrine yüzünüzü verip dümdüz masaların arasından yürüyün, piyano çalan müzisyeni geçin, sağdaki birkaç basamaklı bölüme çıkın ve birkaç masa sonraki kolon duvarda sizi bekliyor olacaktır şair Nazım Hikmet, bir de Nazım'la ilişkilendirilen yağlı boya bir tablo var duvarda, Nazım'ın hüznünü resmettiği söylenen Ressam Victor OLIVA ressamı bu tablonun)    

Kavarna Slavia'nın Elmalı Strudeli
Kavarna Slavia'da kahve ve Elmalı Strudel molası vermeyi unutmayın! 

Prag'da Popüler Kültürün en neşeli Müzelerinden Madam Tussaud Mumya Müzesi olduğunu da hatırlattıktan sonra Hard Rock Cafe Prag'ı da unutmamanızı ve hediyeliklerin bir kısmını Hard Rock Cafeden almanızı öneriyorum .

Prag'da; bu masaldaki kötünün 40 yıl hüküm süren Sovyet Rusya olduğunu hatırlamanız için, 1969 yılında Sovyet tankları Prag'a girince protesto ve direniş için kendini yakarak "Birinci Meşale" olan Prag Üniversitesi Tarih ve Siyasal Ekonomi Öğrencisi Jan PALACH'ın ve birkaç hafta sonra aynı yerde yine kendini yakan Teknik Üniversite öğrencisi Jan Zajic'in yandıkları yerde üzerinde isimleri ile "Komünizm kurbanları anısına" yazan siyah plaketin yer aldığı Wenceslas Meydanını da dolaşmalısınız, alışverişkolik olmadığınız halde. 
Sovyet tanklarının şehre girişine karşı direnişin simgesi olan ve Ulusal Müzenin bulunduğu bu meydan artık Prag'ın en lüks alışveriş caddesi çünkü... 
Prag'da bir de Komünizm Müzesi mevcut, Sovyet'lerin bıraktığı izleri unutmamak ve unutturmamak adına... 


Genç Direnişin bir başka simgesi de John Lennon duvarı



Komünizmden bunalan gençlik için John Lennon'ın öldürülmesi bir çıkış yolu olmuş özgürlük ve direniş adına... 

Bu duvar Prag'ın yeni yüzlerinden biri ama, bu yenilerin içinde bir tanesi var ki Prag'ın Masal görüntüsüne inat selamlıyor önünden geleni geçeni her gün... 
Ünlü mimar Frank GEHRY ile Çek mimar Vlado MILUNIC'in tasarladığı "Ginger ve Fred" yada "Dans eden Ev" yada "Sarhoş Ev" diye de adlandırılan bu yapı Prag'ın 2.bölgesinde ve en üst katında bir Fransız Restaurantı bulunmakta...
Ginger ve Fred'i fotoğrafladıktan sonra 2. Bölgenin içlerine doğru yürürseniz sol taraftaki binalardan birinin duvarında kurşun izlerini ve pencerenin kenarına bırakılmış taze çiçekleri göreceksiniz. Bu kurşunlar, Nazi kurşunlarıdır ve direnişçiler Jan KUBIS ve Jozef GABCIK'e sıkılmıştır, Nazilerin beyni Reinhard HEYDRICH'e suikat düzenleyip öldürdükleri için Nazilerin intikam kurşunlarıdır duvardakiler kısaca. ("Prag'da Nazi kurşunları" adı altında bu konuyu daha ayrıntılı olarak yayınlayacağım nAifce'de)  
 2. Bölgede dolaşırken restaurant U-Kalica'ya gitmezseniz, Aslan Asker Svejk'ın müzikli gösterisini kaçırmış olursunuz. U-Kalicha geleneksel bir Çek Restaurantı. Masanızı seçip oturduktan sonra (Rezervasyon yaptırıp gittik ancak, pek çok boş masa vardı rezervasyona pek de gerek  yok sanırım) masamıza gelen garson hanım hangi ülkeden geldiğimizi sordu, bozularak İstanbul'dan geldiğimizi söyledik, ne alaka diye düşünürken garson elinde Türkçe menü ile geldi, alakasını anladık böylece :))


"Şehrin kahramanlarıyla şehirde zaman geçirmeyi seven Şehirkoliklerdenseniz"         U-Kalicha'da Svejk kostümlü müzisyenlerin renkli görüntüleri ve  müzikleri eşliğinde yiyeceğiniz yemek, Prag'daki güzel anılardan biri olarak yerini alacaktır gelecekte... 



Prag Masalında dolaşırken heryerde karşınıza çıkacak olan Kuklalar, gününüzü daha keyifli hale getirecektir...





ve Kuklalardan biri gözlerinizin içine o kadar ben buradayım diyerek bakacaktır ki - otele dönerken elinizdeki alışveriş torbalarından birinde Prag'dan İstanbul'a (ya da sizin şehriniz neresiyse) gideceği günü bekliyor olacaktır... 

Bu defa İstanbul'a gelen Sancho Pancho oldu,
çünkü Don Quixoite İstanbul'da onu bekliyordu...
Önceki yıllarda İstanbul'a gelen ve değirmenlerle
savaşmak için Sancho Pancho'yu bekleyen
Don Quixoite :)
Prag, yazdıkça çoğalan bir şehir. Daha anlatacak bir dolu masalı var. 
Henüz Yahudi Bölgesini anlatmadım, Golem'i, Prag'da işbaşındaki Nazileri, öğlen yemeklerini geçiştirip akşam yemeklerini canlı Jazz yapanlar eşliğinde nerede yiyebileceğinizi, Eurolarınızı Korunaya en iyi nerede çevirebileceğinizi, Senotonun karşısındaki duvarı ve anlamını, müzikte Smetana ve Dvorak'ı, resimde Alfons Maria Mucha'yı, Prag'da evlerin numaralarla değil resimlerle adlandırıldığını, Karlovy Vary, Terezin ve Dresden'deki kayboluşları ve daha başka masal içinde masalları... 
Bir sonra bunlar olacak paylaşacaklarım.

Dünyayı karış karış dolaşmanız dileğiyle...
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2014 Aralık Ayında Prag, Karlovy Vary, Terezin ve Dresden'de çekilmiştir ...




"Prag'ın Renklerini" yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda yazacak o kadar çok hikaye ve paylaşacak resim vardı ki, bir an korktum: hiçbirşey çıkartamayacaktım galiba kafamdaki kalabalık yüzünden. Sonra parçalayıp yazmaya karar verdim ve ayağımda tozu duruyorken Çek Cumhuriyetindeki Bekar Kızların Garip ve Komik Noel geleneklerini yazarak başladım Prag Hikayelerime...
Bekar Çek Kızlarının, Noelden önceki gün, yeni yılda evlenip evlenemeyeceklerini öğrenmek için uyguladıkları method gerçekten oldukça ilginç. Evlerinin kapısına sırtlarını dönüp, ayakkabılarının tekini omuzlarının üzerinden kapıya atıyorlar. Eğer, ayakkabının topuğu kapıya çarparsa yeni yılda da evlilik gözükmüyor demek oluyor ama, eğer kapıya çarpan taraf ayakkabının üstü ise işte o zaman hazırlıklar başlasın, yakın da düğünümüz var!

                                                        

Çek'lerin ilginç bir Noel geleneği de Noel yemeğinde Et orucu tuttuklarından Hindi yerine Sazan Balığı yemeleri. Noel Pazarlarında fıçılarda satılan Sazanlar son derece renkli görüntüler oluşturuyor. Noel Pazarı demişken Prag'da Noel Pazarlarında satılan Geleneksel Noel çöreği Trdelnik ise en lezzetli Noel geleneklerine örnek hiç kuşkusuz.


Çeklerin vazgeçemediği ise Biraları, Bizim soframızda Ekmeğin yeri ne ise, Çek'lerin hayatında da Biranın yeri o, sıvı ekmek diyorlar Biraya zaten. 
Beyaz biraları ile meyvalı biralarını tatmak gerekiyor mutlaka. 
Prag'dan Karlovy Vary'e doğru yol alırken, yol boyunda ekili şerbetçiotlarının ekim tarzının görüntüsü ilginç geliyor. Şerbetçiotu bira yapımında kullanılan bir bitki. 

Prag'dan Viyana'ya doğru uzandığımızda komşu ve içiçe iki Ülke olmalarından olsa gerek Avusturyalıların da Noel'deki geleneksel tavrı Hindi yememeleri. Ancak, nedeni son derece mantıklı olan bu reddetme tavrı tamamen Hindinin geriye doğru eşelenen bir canlı olmasından kaynaklanıyor. Aslında sadece Hindi değil, hiç bir kümes hayvanını Noel yemeği olarak tercih etmiyor Avusturyalılar. Geriye doğru eşinmeleri yüzünden Hindi yedikleri takdirde yeni yılda kısmetlerinin de geri tepeceğine inanıyorlar, bu geleneklerini öğrendiğimden beri yılın hiç bir günü hindi yiyemediğimi belirtmeliyim :))

Mutlu ve Çok gezmeli Yıllar...  


 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2014 Aralık Ayında Prag, Karlovy Vary, Terezin ve Dresden'de çekilmiştir ...



PRAG'da NOEL SOKAKLARI 

Bir Masal Kentin, Noel zamanı büründüğü renkleri, kokuları, ışıkları, sesleri, sunduğu tadları yaşamak için Bohemya'nın Kristal şehri Prag, beklentinin çok üzerinde sunumlarla karşılıyor  "Şehrin kahramanı olarak gezmeyi sever" Şehirkolikleri... 
Uçaktan indiğiniz andan itibaren kendi masalınızı yazmaya başlıyorsunuz -ki elbette esas kız veya esas oğlan sizsiniz bu narin şehirde, üstelik içiçe pek çok masal ve masal kahramanı olduğu ve sizin masalınıza karıştıkları halde... 



Eski şehir meydanında; ışıl ışıl ve tarçın/portakal/kestane kokulu "Noel Pazarı - Vanocni Trhy" Avrupa'nın en ünlü ve Turist çeken Astronomik Saatinin (Prazsky Orloj) popülerliğini bile almış elinden, baş köşeye kurulu. Meydanın tam ortasındaki Çam ağacı hala kendisine inananlar için Noel Babanın  bırakacağı hediyeleri bekliyor...    
Noel Pazarının geleneksel içkisi Sıcak Şarap - Punch ve Noel çörekleri ise Trdelnik... 



 Trdelnik üzeri toz şekerle kaplanmış silindirik hamur, hamuru ortasından kalın şişe geçirerek ateşte döne döne kızartarak pişiriyorlar. Birkaç halkalık boğumu bir porsiyon ve peçeteye sarıp servis ediyorlar, sonrasında lezzetli dakikalar başlıyor.
 4 gün boyunca hergün değişik bir tezgahta yapılan Trdelnik'i denedik kızımla.   
Trdelnik 60 Koruno yani 2,5 Euro ya da kısaca 6 TL 










Trdelnik biraz fazlaca şekerli olduğundan dengelenmesi için çay/kahve içerek yenilmesinde fayda var. İlk gün bilemedik ve sıcak şarap ile birlikte yedik, ikisi de tatlı olduğundan birbirlerine yakıştıramadık...  


Eğer, canınız tuzlu birşeyler isterse seçeneklerinizden biri Patatesler; ister şişe geçirerek kızartılmış kıvrım kıvrım, ister ateş üzerinde dilim dilim...


Diğer tezgahlara göre önünde kuyruk oluşmasa da, İstanbul'un kış görüntülerinin en güzellerinden biri olan Kestaneciler, Prag Noel Pazarında da yerini almış durumdalar... 


Prag Kalesi, Prag Turlarının başlangıç noktasıdır, Bu çam Ağacı Aziz Vitus Katedralinin arka tarafındaki meydanda bekliyor Noel Babayı...  



Prag'ın masal kent olduğunu ispatlayan gotik Tyn Kilisesi Aralık Ayına ve manzaraya daha da yakışıyor :)




Eski Şehir meydanında her yer ışıl ışıl, melekler yeryüzünde günlük hayata karışmış 


Ara sokaklarda hangi kareyi çekeceğimizin telaşı ile kaybolurken Prag'da, objektifimize iki isim düşüyor bir cafenin camından. 
Gülümsetiyor bizi ve dokunuveriyoruz hemen deklanşöre, Karda izini bırakan Aşk bu önünde eğildiğimiz...  


Dora ve Mıchelle'in aşkını geride bırakıp kendi aşkımızı düşünürken, bu defa bir vitrindeki Ding Dong vuruyor en derinden. Geçmişin en renkli oyuncağı Hacıyatmaz Noel vitrinini süslüyor Dünyanın en güzel köprülerinden biri olan Charles Köprüsüne (Karluv Most) çıkan ara sokakların birinde. 


Prag'da eski zamanlarda evler numara ile değil, resimlerle adlandırılıyor. Evin üzerinde bulunan resimlerden o evde oturanların da ne işle meşgul oldukları anlaşılıyor. 


Prag'lılar Katolik ama, dine aşırı düşkün oldukları söylenemez, bununla birlikte Noel'e oldukça düşkün, Noelin dini figürleri de sokaklarda hemen her yerde karşınıza çıkıyor. 


Sergi afişleri ve Kuklacılar, bu masalın önemli rollerinde. 






Kısa bir mola vermek için Charles Köprüsünün üzerindeki "U Tri Pstrosu" otelinin cafesini tercih ediyoruz, buraya oturmamızın asıl nedeni Köprü üzerinde Jazz yapan müzisyenlerin olması. Caz yapan topluluğunun adı "Jazz No problem Praha"- doyulmaz müziği eşliğinde Lattelerimizi yudumlarken ruhumuz dinleniyor.


U Tri Pstrosu yani, Üç Devekuşu Otelinin "Şehri Edebiyatçı kimliği ile dolaşmayı sever Şehirkolikler" için en önemli anlamı Nazım Hikmet'in Prag'da kaldığı otel olmasıdır bu arada.


Uzunca bir süre Caz dinledikten sonra 300 Koruno yani yaklaşık 30 TL'ye CD'lerini alıyoruz İstanbul'a hediye etmek için bu sokak "Czech Jazz Band" 'çılarının ve yollara düşüyoruz yine... 



Prag'daki Shakespeare Kitapevi, Prag Kalesinden Charles Köprüsüne giden yolun üzerinde ve Çek edebiyatının İngilizce çevirilerini bulacağınız bir mekan, Avrupa'da bir çok şehirde şubeleri olan Kitapçının en büyük özelliği satınaldığınız Kitaplara "Zero Point-Shakespeare" damgası vuruyor olması. 


Charles Köprüsünün heykellerine Prag'lı martılar arkadaşlık ediyor 



Karluv Most diğer adıyla Charles Köprüsünün altından geçen nehir Vltava...
Vltava kimbilir kaç dileğin gerçekleşmesine de tanıklık ediyor...




"Prag'da Noel" masalını bitirdiğinde bir daha diye anlatmasını isterdim annemden, hem de uyumayacağım diye tutturarak çocuk olsaydım eğer. 

"Her güzel elbet biter" bunu öğreniyor insan dünyadaki yaşadığı günler çoğaldıkça ama, başka bir güzellik bekliyordur biryerlerde başlamak için bizleri bunu da öğreniyoruz...
Uçağımız İstanbul'a doğru yol alırken el sallayıp vedalaşıyoruz Prag'ın Noeli ile uçağımızın penceresinden...   

"Her şehrin bir hikayesi vardır Prag hariç, Prag bir Masaldır çünkü"
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2014 Aralık Ayında Prag, Karlovy Vary, Terezin ve Dresden'de çekilmiştir ...


PORTEKİZ ve KAŞİFLERİN BAŞKENTİ LİZBON, SİNTRA, CABO da ROCA, OBİDOS, NAZARE, FATİMA

Şehirkolikler yaşadıkları şehir ile beslenirler, yaşadıkları, çoğaldıkları, birikirdikleri hep o şehre aittir, üzerine gül koklamak istemezler ancak, bir şehirkolik başka bir şehre -hele de ilk kez- gidiyorsa merakına yenik düşer, başlar günler öncesinden yeni şehre ait ne varsa biriktirmeye... 
Lizbon seyahatine çıkmadan günler önce başladım, Lizbon ile ilgili araştırmalara. Kitaplar yetmedi, internetten devam ettim, internet bitince daha önce Portekiz'e ve Lizbon'a giden tanıdıklarımla sohbet ettim ama, bütün bu çalışmalarımın sonunda en çok Lizbon ile İstanbul'un birbirlerine benzediğini öğrendim, hem de ikiz gibi benzer olduklarını...
  

Lizbon'da 7 tepe üzerine kurulu, içinden Tejo nehri geçiyor, dışında Atlantik Okyanusu sarıyor sarmalıyor bu sıcak şehri, tıpkı 7 Tepeli ve içinden deniz geçiren benim şehrim İstanbul gibi.


Fotoğraf karelerinde birbirlerine olan benzerlikleri göze çarpmakta zaten hemen.
 Mutfaklarındaki zeytinyağlılar ve otlar daha da çarpıcı hale getiriyor benzerliklerini bir de Balık tabiiki... 
Lizbon seyahatini yazmak için bilgisayarımın başına oturduğumda aklıma ilk gelen "Lizbon'da aç kalmadığım" oldu. Soslu balıkları, zeytinyağlıları ve otlu salataları
- özellikle kişniş otunu kullanış biçimleri- damak tadıma çok uygundu. Lizbon, tabağımı silip süpürdüğüm tek Avrupalı şehir oldu...  
Lizbon sadece Portekiz'in Başkenti değil, Kaşiflerin de Başkenti. Dünyanın en ünlü maceraperestleri ve gezginleri Portekizli ve Lizbon'dan bilinmeze doğru yola çıkarak keşfetmişler Dünyamızın en ücra köşelerini. 
Vasco da GAMA, Ferdinand MAGELLAN, Bartolomeu DİAS, Gemici Henrique en ünlülerinden Portekizli Kaşiflerin.
Bartolomeu DİAS, Fırtınalar Burnu'nu ilk geçen Kaşif (Gemicilerin üzerinde olumsuz etki bırakacağı için Fırtınalar Burnu'nun adı Ümit Burnu olarak değiştirmiş hemen) DİAS'ın Ümit Burnu'nu keşfetmesi ile Doğu-Batı dengeleri değişmiş, DİAS'ın yolundan yoluna devam eden Vasco da GAMA Hindistan'a varan ilk Avrupalı olmuş. Doğu'nun mistik baharatları ve ipekleri sayesinde zenginlik Doğu'dan Batı'ya kaymış ogün bugündür...  
Lizbon'da gezilecek, görülecek, tadılacak, alınacak, izlenecek pek çok şey sıralayabilirim ama, zaten pek çok seyahat yazısında bu "en yapılması gerekenler" listelerini bulabileceğiniz için, "değişik ne yapılabilir" sorularına cevap aradım dolaşırken Lİzbon'u ve bulduğum cevapları paylaşıyorum... 

Lizbon'da  ve yakın çevresinde yapabileceğiniz değişik kaybolmalar;

*** Cabo da Roca'dan Atlantik Okyanusunun kokusunu içinize çekip, Amerika kıtasına el salladıktan sonra Avrupa'nın en ucunda olduğunuzu belgeleyebilirsiniz,


Cabo da Roca Avrupa Kıtasının en uç noktası

Portekizliler Cabo da Roca'yı kazanca dönüştürmüşler ve girişteki ofisden 5 veya 10 Euro karşılığı üzerine isminizi yazdıracağınız "Avrupanın en uç noktasına ayak basmıştır" Sertifikası hazırlıyorlar ve Şehirkoliklere satıyorlar, alan memnun satan memnun.

*** Sintra sokaklarında dolaşabilirsiniz, hatta mutlaka dolaşmalısınız, Sintra'daki Tasarım dükkanlarından alışveriş yapabilirsiniz, 
  
Sintra'ya gider iken aldı da bir rüzgar :)) 
Sintra'nın merkezine doğru giderken rüzgar Atlantik Okyanusunu
kızdırmakla meşgul olduğundan, Okyanusu uzaktan 
fotoğraflamakla yetiniyorum

*** Belem Bölgesindeki Jeronimos Manastırında Vasco da GAMA'yı ziyaret edebilirsiniz,  

Vasco da GAMA'nın Jeronimos Manastırındaki mezarı 

Jeronimos Manastırında Halk Şairi Camoes'in de mezarı bulunuyor

*** 28 No.lu Tramvay ile Lizbon'un haritasını içinize çizebilir ve Tramvay en tepeye ulaştığında eski mahalle Alfama'da Lizbon'un geçmişine tanıklık edebilirsiniz,

*** İçi krema dolgulu, dışı çıtır milföy hamuru olan Pastais de Belem tatlısını (çöreğini) deneyebilirsiniz, Belem Pastanesinde bu tatlı için bekleyeceğiniz kuyruğa değer, Pastais de Belem, Dünya lezzet literatüründe önemli yer edinmiş bir Portekizli,   

*** Bairro Alto'da gece hayatına katılıp, duygulu Fado müziği eşliğinde Portekiz mutfağını deneyebilirsiniz, 

*** Eşinize dostunuza, Portekiz'in Ulusal simgesi Horoz'lu keten örtülerden satınalabilirsiniz, 

Hediyelik eşya olarak Horoz desenli keten 
örtüler oldukça hoş  

Denizciler denizi tercih edip, eve dönmedikleri 
zaman Portekizli kadınların denize karşı yaktıkları ağıt
aslında FADO... Yani, Fado dinlerken acısına ortak
oluyorsunuz ölen denizcilerin hanımlarının... 
(Sanatçısı azalmaya başladığı için
kaybolmaya yüz tutmakta Fado da, aynı Kanto gibi)

*** Lizbon'un yakın çevresinde görülmesi gereken ilk yer Kraliçeler Köyü Obidos, Obidos'u ziyaret edebilirsiniz,


Obidos; Portekiz Krallarının müstekbal Kraliçelerine düğün hediyesi olarak verdikleri bir armağan ve onun için adı Kraliçeler Köyü. 
Lizbon'a 84 km. uzaklıkta, daracık parke taşlı yollarında dolaşırken çekimine kapılıyorsunuz bu güzel köyün... Oldukça hoş dükkanlar var, Vişne likörü ünlü ve kimi dükkanda tadımlık sunuyorlar likörlerinden. Bir de her yıl Çukulata Festivali yapılıyor Obidos'ta. Haziran Ayında dolaşırken hummalı bir biçimde Festival hazırlıkları vardı.


Obidos

Festival katılacak firmalar standlarını hazırlıyor  

Tasarım dükkanlarından biri ve her yerde karşımıza çıkan
hediyelik horozlar 

*** Obidos'dan sonraki istikamet Lizbon'dan 123 km, Obidos'tan 41 km uzaklıktaki Balıkçı Köyü Nazare olabilir, olmalıdır hatta,

*** Nazare'nin olmazsa olmazları; Balık ve Şarap, Atlantik okyanusunda yüzüp, uçsuz bucaksız kumsalında dolaşmak ve Nazare bebeği satın almak,


Atlantik Okyanusu ve Nazare kumsalı

Nazare'yi görür görmez vuruldum, tipik bir sahil Kasabası, balıkçılık ana geçim kaynakları. Nazare'ye vardığımızda karnım çok aç olmasına rağmen Kumsal ve Okyanus manzaraları açlığımı unutturdu, fotoğraf telaşına düştüm. Uçsuz bucaksız diye adlandırabileceğim kadar büyük kumsalı ve kumsalındaki 1920'lerden kalma soyunma kabinleri, bir de Atlantik, seyrine doyulmaz kareler sunuyor turistlere. Nice sonra açlığımı hatırladığımda yediğim Balık ve yanında sunulan şarap bütün yorgunluğumu aldı, götürdü... 
   
Ara sokaklardaki Nazare


Nazare Bebekleri, denizci kocalarının dönüşünü bekleyen Nazare'li kadınlar aslında. Geleneksel giysilerinin bir özelliği var; Kocası denizde olan kadın, üstüste 7 etek giyiyor ve kocasının dönüşüne kalan zamanı bu etekleri
hergün çıkartarak hesaplıyor.  
Nazare bebeğinin fotoğrafı nAifce tarafından çekilmemiştir. 
www.etsy.com sitesinden alınmıştır. 



*** Lizbon'dan 125 km uzaklıktaki Portekiz'in Vatikan'ı sayılan ve her yıl onbinlerce Katoliğin Hacı olmak üzere özellikle Mayıs-Ekim aylarında ziyaret ettiği Fatima, Portekiz'in dini motiflerini daha iyi tanımak açısından görülmeye değer.



1917 yılında Fatima'da, 3 küçük çocuğa, 3 değişik zamanda gözüken Meryem Ana  bu 3 çoban çocuğa ; bulundukları yere bir kilise yaptırmalarını söyler ve 3. görünmesinde de 3 sır verir.
 Sırlardan birincisi, Papaya inanmayanların cehenneme gideceğine dairdir, 
ikinci sır; 1. dünya ve 2. dünya savaşlarının haberini vermektedir,
3. sır ise gizli tutulmuş ancak, 2000 yılında dünya kamuoyuna açıklanmış olup, Papa'nın öldürüleceğine dair bir kehanettir. ( Hatta, 1981 yılında Papa II. Jean Paul'e yapılan suikast girişimi de bu kehanete göre yorumlanmaktadır.)


Fatima'daki ritüel; hacı olmak için gelenler dilekleri ve duaları kabul olsun diye, Kilise yolunu dizlerinin üzerinde ilerliyorlar. Hatta, bu acıya katlanmak için adak adayanlar ve adadıkları kadar mesafeyi dizlerinin üzerinde katedenler var. 


*** Porto'ya gidemedim, zamanım yetmedi ama, Lizbon'dan 312 km. uzaklıktaki Porto'ya giderseniz Porto şarabı almayı unutmayın,  

 
Portekiz'den dönerken koleksiyonuma aldığım yüksükler

Yüksüklerimi de unutmuyorum tabii, Nazare Kasabasında ve Jeronimos Manastırında bulduğum Yüksükler ayrı değerli benim için ...   

Dönüş yolunda seyahatin notlarını derleyip toplarken; İstanbul'a olan benzerliği, mutfağı, Kaşifleri ve Nazare Kasabası Portekiz'de beni en çok etkileyenler olarak kayıtlara geçiyor... 

Fotoğraflar;  nAifctarafından 2008 yılında Lizbon, Sintra, Cabo da Roca, Obidos, Nazare ve Fatima'da çekilmiştir. 








Kışını çok sevdiğim Abant'ın Sonbaharını fotoğraflamaktı amacım, düştüm yollara. "Şehrin izini yöresel tatlarının kokusunda sürmeyi seven bir Şehirkolik" olarak Abant'ın yol boyu  olmazsa olmazı Bolu Dağı'nı tırmanmak ve kahvaltıyı "İsmail'in yeri'nde" yapmak hiç kuşkusuz. Birincisini tamamladığımda Abant'ın renklerini ve seslerini yaşamak çok daha büyük keyif vermekte.


Karlar altındaki Abant görsel olarak büyük bir ziyafettir konukları için. Buz tutan göl, dalları kardan eğilmiş karlı çam ağaçları, battaniyelere sarınmış insanları dolaştıran Faytonlar, sahlep yada şöminede sucuk-sıcak şarap, rengarenk şapkalar, atkılar, eldivenler, bir de otellerin önünde mutlu mesut geleni geçeni havuç burnu ile selamlayan kardanadamlar...


Sonbahar bu ritüelleri sunmuyor ama, doğanın kış hazırlığı ve Abant'ın sesleri o kadar etkileyici ki, illa kış olması gerekmiyor Abant'ı yaşamak için, hatta, bir kez de sonbaharını yaşamak gerekiyor. Doğa; sonbahar renklerini ve desenlerini yaymış etrafa, gelene geçene dağıtıyor fitürsuzca...





Neler takılmıyor ki objektifime




Minicik bir kurbağa yavrusu da buluyor beni, ürkütmeden basıyorum deklanşöre,


Yiyecek bulma umuduyla yanıma yaklaşan bir anne köpek de,





Kuşburnu bütün cazibesiyle poz veriyor,








Ördekler ve Nilüferler çoktan hazır Kışa, göl buz tuttuğunda ne yapacaklarını biliyorlar ve sakince gelmesini bekliyorlar,   









Arada sırada Abant'ın sessizliğini bozan Ağaçkakan'ı bulamıyorum bir tek bütün aramalarıma rağmen... 

Sonbahar Abant'ı başka renklerle sarıyor sarmalıyor, biraz yaz renklerine takılıyor gözünüz sağda solda Tabiat ananın unuttuğu ama, Abant Ulusal Parkında; Göl ürperip titremeye başlamış, Kuşburnu Kış çayları için yemişlerini vermiş çoktan, odun kokusu hakim havada ve illa Kazak gerekiyor dolaşırken, bir de sıcak bir fincan tarçınlı sahlep...   
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 29 Eylül 2014 yılında Abant Tabiat Parkında çekilmiştir ... 



Her şehrin bir rengi vardır Şehirkolikler için; İstanbul'un rengi "İçinden deniz geçen şehir olmasıdır yani, mavidir". Denizi, martıları, balık ve rakısı vardır tanımlarken, bir de kalabalığı...
Venedik`; "Açık hava Tiyatro sahnesidir", Arlecchino, güvercinler ve karnaval maskları doldurur San Marco meydanını bu hali ile rengarenktir Venedik... 
Paris; "Sonbahardır, trençkot ve şemsiye" birde "şarap ve peynir" Bordo,Gri ve Bej tonları hüküm sürer Paris'de. 
Roma ise "Geçmişi yaşa bugünü yaşarsın nasılsa " der Romakoliklere hergün birkez daha ve Roma'nın rengi mermerdir, çeşmedir, heykeldir bir de Rönesans"
Uçağımız Fiumicino Havaalanına indiğinde Roma'ya bu kadar bağlanacağımı düşünmemiştim doğrusu. 5 günün sonunda ağlayarak ayrıldığım Roma'nın tanımı "Geçmişi bugünde dolaşmak" oldu. Girip çıktığım her sokağında önemli bir iz buldum fotoğraf makinamı kullanmak için.
Gelişi güzel girdiğim ara sokaklardan çıkarken fotoğraf makinama sokuşturduğum Roma'nın kıyısı ve köşesi, sonraki günlerde Roma'yı anarken olmazsa olmazlarım oldu...


Bazen bir çeşme takıldı objektifime, bazen mermer bir sokak levhası, Piazza Navona'da güvercinleri besleyenleri geçemedim fotoğraflamadan, kapılar, pencereler, binaların cepheleri ve tabii Rönesans sanatçıları ile Romalılara ait kareler de geldi makinamla İstanbul'a.      




Bir ayağa bağlanıverdim görür görmez... 

Geçmişi; Büyüklüğü ile ters orantılı olan Roma, şehir mobilyası olarak Rönesans'ın en büyük heykeltraşlarının eserlerini kullanmakta pervasızca.
Avuç içi kadar şehir, en büyük ressam ve heykeltraşların yanında, bir de Dünyanın en küçük Ülkesini büyütüyor Anne şefkati ile hergün, Hristiyan Katoliklerinin de dini merkezi olan Vatikan, bir şehirde yaşayan ilk ve tek Ülke...




Piazza delle Minerva'daki Heykeltraş Bernini'nin sırtında dikilitaş taşıyan Fil'i Meydanı Doğu'lu ve Gizemli bir hale getiriyor.




Piazza Navona'daki yine aynı Heykeltraş Bernini tarafından yapılan Fontana dei Quattro (Dört Nehir),  Çeşmesi de,


Güvercinler ve güvencinleri besleyen Romalı'lar da doluveriyor objektifimden içeriye...


Fontana del Moro'yu kaçırmadan 



Yol üstündeki evlerin kapı tokmakları ilişiyor yanıma yöreme



Kapı tokmakları yerini Kepenklere bıraktığında saymayı unutuyorum kaçıncı pozundayım Roma'nın  :)) 


Basilica Santa Maria degli Angeli e dei Martiri'nin kapısını gördüğüm an zaman duruveriyor adeta, Roma'ya tutulmak için bir neden daha buluyorum, 


sonra bir neden daha,







Sonra bir sürü neden daha ve bu nedenlerin hepsi Fontana di Trevi'nin yakınlarındaki Rustik Pizzacıdan...


Yağmurda ıslanmadan Roma'yı turlamak için oldukça cazip bir seçenek olan Roma'nın faytonlarını bulduğumda başka birşey görmez oluyor gözlerim ...


Taa ki elinde Disney Store çantası taşıyan küçük bir kıza takılana kadar gözlerim... 

Roma; Çocuklar için de bir hazine barındırıyor, Disney Store ! 
Çocuğu ile Roma'ya gidecek olanlara duyurulur. Nerden alıyorlarsa kokusunu alıyorlar hemen küçük hanımefendiler ve beyefendiler...Roma zamanınızın bir kısmını Disney Store'da geçiriyorsunuz kaçınılmaz olarak, tabii bütçenizin de...
  




Roma'da Gladyatori seyredilmez de ne seyredilir ?


Zaman Halloween zamanı olunca Roma da balkabağı renklerine bürünüyor doğal olarak...



Hayvanat Bahçesinin Hipopotamı da,


Fili de poz vermekten çekinmiyorlar İstanbul' gelmek için  


kaldığımız otelin Aslanları da, Aslanım Roma :))

Roma'da biriktirdiklerim doldu taştı bavulumdan, Şehirkolik anılarıydı birçoğu, diğerleri de yerde bulduğum meşe palamutları ve paylaştığım fotoğraflar... 

Roma'nın renginin "Geçmiş" olduğunu düşünüyorum ağlayarak uçağımız havalanırken "İçinden deniz geçen şehre doğru" 


***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 yılında Roma'da çekilmiştir ... 

"Dubai'ye indiğiniz andan itibaren İhtişam, zenginlik ve büyüklük kavramlarınızı bir kez daha gözden geçirmeli ve yeniden belirlemelisiniz, devasa caddelerde, devasa alışveriş merkezlerinde, dünyanın en markalı dükkanlarından alışveriş yaparken, yada yanınızdan geçen ultra lüks arabaların baş döndüren hızında, sanki gerçek dünyada değil de sanal bir alemde yaşıyorsunuz 1001 gece Masallarının Dubai'ye düşen payını. Masalın baş kahramanı olamıyorsunuz ama, masalın içinde bir yol buluyorsunuz mutlu sona ulaşmaya. Bu masalı yazan Mohammed bin Rashid Al Maktoum ve bunu her yerde hissettiriyor size. "Bu masalı ben yazdım, kahramanlarını yarattım, kaderlerini şekillendiriyorum ve nasıl bitereceğimi de biliyorum. Siz sadece okuyabilirsiniz bu masalı ait olmadan..." 
Al Maktoum her yerden burası bana ait mesajı veriyor...   

PLANSIZ PROGRAMSIZ BİR SEYAHAT
Dubai seyahatine başlarken günlük gezi programı hazırlamamıştım, saat kaçta nerde olacağımı, şehrin hangi bölgesinde kaybolup, hangi bölgesinde alışveriş yapacağımı planlamamıştım, rota hazırlamadan, "içimden geldiği gibi"'ye bırakmıştım Dubai'yi. Birleşik Arap Emirliklerinin 7 emirliğinden biri olan Dubai genç bir yerleşim olarak "Şehrin geçmişinin izlerini sürmeyi seven" bir Şehirkolik olarak çok fazla beklentime cevap veremeyecek diye düşünüp, çekiniyordum işin açıkcası. Hatta, bir ara başka bir destinasyon seçmediğim için huzursuzluk duymaya bile başladım. Dubai'yi dolaştım 5 gün, her sayılı gün gibi bu sefer de bitti, döndüm gezegenimizdeki en sevdiğim şehre, İstanbul'a. Fırsat bulur bulmaz gideceğim Dubai'ye ikinci defa. Ne Burj al Arab, ne eski adıyla Burj Dubai yeni adıyla Burj Khalifa, ne alışverişe markalı markalı, ne şehrin ihtişamlı caddelerini dolaşmaya, ne de dünyanın mimari şaheseri yapılarını görmeye... Basit ABRA'ları ve ÇÖL SAFARİ'sini bir kez daha yaşamak için olacak gidişimin amacı bu defa...  

Deyra ile Bur Dubai arasında, Dubai Creek'in (Haliç) bir kıyısından diğer kıyısına geçmek için taşımacılıkta kullanılan yolcu tekneleri olan Abralar ... 

Dubai seyahatime imzasını atan Abralar -hiç benzemediği halde- İstanbul'u anımsattığı için mi bu kadar yer buldu anılarımda bilemiyorum ama, 5 gün boyunca hergün bir kıyıdan diğer kıyıya geçtim, gittim geldim, yetmedi bir kere daha gittim, bir Deyra'yı dolaştım, bir Bur Dubai'yi... Amacım ABRA'larla zaman geçirmek :)


Dubai'de Ticaretin nabzı bu geleneksel Teknelerde atıyor, Dubai Creek ithalat-ihracat'ın yapıldığı yer aynı zamanda...

Dubai Koyunda Yolcu taşımacılığının yapıldığı Abralar dışında bir de İthalat-İhracat trafiğinin yönetildiği tekneler var.



BAE'de yaşayacağınız en güzel deneyim Çöl Safari.

Çöl Safarisine 7-8 araçlık konvoy halinde, Toyota Jeepler ile çıktık. Hem yerel rehberler, hem Jeepleri kullananlar çölü çok iyi tanıdıkları için uçsuz bucaksız görülen çölde üstelik ufak yollu kum fırtınasına yakalandığımız halde tedirginlik duymadım. Hintli şöförümüzün Jeep'i kullanırken kumda yaptığı şovlar da safariyi adrenalin yüklü hale getirdi ayrıca...

Akşam, Lübnan Lokantası programı yaptığım için akşama doğru Çöle veda ettim ve benim içinde bulunduğum Jeep ile ayrıldık çölden, grubun bir kısmı Bedevi Gecesi yaşamak üzere Çölün içlerine doğru yollarına devam ettiler... Çöl gecesini Bedevi çadırında yaşamak ayrı bir keyif mutlaka ama, gidenlerin ellerine yaptırdıkları Hint Kınalarında kaldı aklım asıl...


Tabii çöldeyken Develeri fotoğraflamadan olmaz...

Dönüş yolunda karşılaştığımız Develer dönüş yolunu keyifli hale getirdi. 




Dubai'de ara sokaklarda kaybolarak dolaşmanız mümkün değil, bir yerden bir yere gidebilmek için ulaşım aracı kullanmanız gerekiyor mutlaka, bütün mesafeler uzak ve bütün yapılar kocaman. Şehri alt üst etmek gibi bir çabaya gerek yok Dubai'de. 


Jumeirah, Dubai'nin zengin semti ve 7 yıldızlı Burj Al Arab Oteli de Jumeirah sahilinde bulunuyor. Dubai için en iyi zamanlama Mart ayı. Mart ayında hem bunalmadan dolaşıyorsunuz ve geceleri rahat uyuyorsunuz hem de Jumeirah sahilinde dilediğiniz gibi kumsalın ve denizin tadını çıkarıyorsunuz. 
7 yıldızlı Burj Al Arab Oteli 

DUBAİ MÜZESİ
El Fahidi Hisarında yer alan Dubai Müzesi; şehrin Bur Dubai Bölgesinde bulunuyor. Malum Dubai önceleri mütevazi bir Balıkçı Kasabası. İnci Avcılığı ile geçiniyorken 1960'lı yılların sonunda Petrolün hayatlarını 12'den vurması ile bugünkü durumuna geliyor. Dubai Müzesi o günlerden bugünlere gelişin hikayesini anlatıyor.  




Müzedeki İnci Avcıları... 


Dubai Müzesini dolaşıp genel kültürümüzü geliştirdikten sonra istikametimiz "Kapalı Çarşı". Tabii Çarşı işin içine girince Yüksük arıyor gözlerim ama, nafile... Yüksük bulamadan döndüğüm 2. seyahat oluyor bu seyahat. (Diğeri Sofia gezimiz; maalesef Sofya'dan da eli boş döndüğüm için EBAY'den Dubai ve Sofia krizlerimi çözmesini bekliyorum şiddetle)
Kapalı Çarşı adıyla ve tarzıyla aynı bizim Kapalı Çarşının  çok daha küçük versiyonu. Dükkan profilinden satıcı profiline kadar herşey benzeşik...

DUBAİ YAPMADAN DÖNMEYİN!!!
1- Abra ile bir yakadan diğerine yolculuk yapın , 
2- Çölde Jeep Safari yapın, Bedevi Çadırında Arap gecesi yaşayın ve Hint kınası yaptırın, 
3- Spice Souk (Baharat Pazarı) ve Gold Souk (Altın Pazarı)- ister alışveriş yapın, ister havasını koklayın,
4- Jumeirah sahilinde kumsalda dolaşın ve denize girin,
5- Dubai Fountain ( Danseden Fıskiyeler) gösterisini özellikle izleyin,
6- Dubai Mall'daki akvaryumu gezin,
7- Dubai Müzesini gezin
Önemli not: Ebay'den Dubai için Yüksük krizime çare bulmasını beklerken, Yüksük bulamadığımı öğrenen arkadaşlarımın Dubai dönüşü yaptıkları sürpriz ile koleksiyonumun eksiği tamamlanmış oldu !!!

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Dubai'de çekilmiştir ... 


Paris için gezi rotamızı oluştururken, fırsat bulursak Belçika'nın Başkenti Brüksel'e de günü birlik gitmeyi planlamıştım. Plana sadık kalabildik ve Paris seyahatimizin 3. günü Yerel rehberimizin aracı ile Brüksel'e yaklaşık 2,5 saat süren bir yolculukla vardık. Yolda, Napoleon'un son savaşını yaptığı ve İngiltere - Prusya İttifak Güçlerine karşı yenildiği  Waterloo'da mola verdik. 
Waterloo Anıtına çıktık ve Müzesini dolaştık. Müze'sinden Waterloo ve Napoleon Yüksükleri bulunca çocuk gibi sevindiğimi itiraf etmeliyim.
      
Atomium
1958 yılında Brüksel Fuarı için simge olarak bu Atom figürü seçilmiş ... 


Brüksel'in simgesi "Manneken Pis" Heykeli. 
Rehberimiz; Heykelin yaklaşık 800 giysisi bulunduğunu 
ve bayramlarda ve anma günlerinde, günün anlam ve önemine uyan 
kıyafetlerin Heykele giydirildiğini açıkladı. 
Bu Heykel'in Brüksel'in simgesi olması şaşırttı beni biraz, sanırım oyunu Manneken Pis yerine Atomium'dan yana kullananlardanım :)







Brüksel'deyseniz olmazsa olmazınız, tadına doyulmaz Çukulatalarını denemek olmalıdır mutlaka, Şehir Meydanı yani, Grand Palace'daki Çukulatacılarda onlarca çeşit çukulatanın hem tadına bakabilir, hem sevdikleriniz için satınalabilirsiniz, hayatı çukulata tadında renklere bulayabilmeleri için...
Midye çorbasını deniz ürünlerini sevenlere çok çok öneriyorlar, ama, ben denemeye çalışıp içemeyenlerdenim. Yine de değişik bir sunum yapıyorlar, çorba tencereleri görülmeye değer, sırf bu nedenle bile karnınız acıkınca ısmarlamanızı tavsiye ederim.
Brüksel küçücük ama oldukça zarif bir Başkent. 
Şehir Meydanına; Çukulatacılarla birlikte Dantelacılar da imzasını atıyor. Danteller oldukça pahalı, el emeği göz nuru olduğundan, bir de oldukça hoş Goblenler süslüyor vitrinleri, özellikle Goblen çanta ve yastıklar göz kamaştırıyor. 
Brüksel; Avrupa Birliğinin pek çok organına ev sahipliği yaptığından çoğu anlamda pahalı da bir Şehir. 
1971 yılından beri, her iki yılda bir, Ağustos ayında Grand Palace, son derece yaratıcı bir organizasyona da ev sahipliği yapıyor. "Çiçek Halı Festivali"    Eğer, bir Şehirkolik olarak Brüksel planlarınızın arasındaysa, seyahatinizi bu Festivale göre ayarlamanızı özellikle öneririm. 
Gönüllüler ordusu tarafından Grand Palace kocaman bir halıya dönüştürülüyor, begonya 
çiçekleri ile. Binlerce Begonya ile dokunan Halı, geceleri de müzik ve özel ışıklandırma sayesinde çekici hale geliyor ve turistlerin ilgi odağı oluyor...





***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2006 Ağustos Ayında Brüksel'de çekilmiştir ... 


1 GEMİ-2 KİŞİ-3 ÜLKE-4 ŞEHİR-5 GÜN

1.GÜN- 14 Mayıs 2014- İTALYA / NAPOLİ / POMPEİ
İstanbul'dan Napoli'ye uçarken oldukça buruktum, kızım Üniversite sınavına hazırlandığı için yanımızda değildi, onu İstanbul'da bırakıp seyahate çıkmak içimize sinmese de, eşimin iş 
seyahati olması kaçınılmaz kılıyordu bu yolculuğu. Bu seyahatin başka bir versiyonunu 2012'de kızımla birlikte yapmış olmak teselli ediyordu bizi bir nebze olsun. 2 saat 15 dakika süren uçuşun ardından Napoli'ye indiğimizde hava günlük güneşlikti. İlk durağımız Pompei Antik Kenti. 2012'de bıraktığımız gibiydi Pompei. 
Hüzünlü hikayesi ile sarılıyordu ziyaretçilerine ve ziyaretçilerinin teselli etmesine izin veriyordu.
Ne de olsa hayatın yarım kalmış öykülerini izliyordu gelenler Pompei'de ...






Vezüv Yanardağının Pompei şehrine kızıp, lavlarını püskürtmesi sonucu başlıyor Antik Şehrin hikayesi. Taşlaşmış bedenlerin yarım kalmış öyküleri insanı oldukça hüzünlendiriyor...

Pompei'den ayrıldığımızda karnımız acıkmaya başlamıştı, öğlen yemeğimizi Ristorante da Andrea'da yedik. ( Napoli'de Napoliten Pizza yemedik dememek için Napoliten Pizza seçenlerdeniz biz de :)) Menümüzde Napoliten Pizza dışında Başlangıç tabağında Patates Köftesi, Sarımsaklı ekmek, Patlıcan Kızartma ve Yumurta, ardından kalamar ve karides kızartma, sonrasında da tadımlık Napoliten ve Margarita Pizza, Penne Arabiata Makarna ile yanında Kırmızı Şarap, finalde de Dondurma vardı.   
Aslında Napoli'de ara sokakları fotoğraflamaya zaman ayırmak çok istedim ama, yemek uzayınca Napoli planlarımdan vazgeçmek zorunda kaldık ( daha önce dolaştığımız için bunu dert etmemeye çalıştım ) Hızlıca Otobüs ile yaptığımız şehir turunun ardından asıl seyahat amacımızı gerçekleştirmek üzere Napoli Limanına doğru yola koyulduk.


Napoli Limanına demirli Costa Serena gemisi ile yapacağımız 5 günlük Cruise seyahatinde gerekli olduğu için yerine getirdiğimiz prosedürleri ayrıca anlatacağım- Cruise seyahati planlayan Şehirkoliklere yol göstermesi açısından-
Napoli limanında yaklaşık 1.5 saat süren giriş işlemlerinin ardından Costa Serena Gemisinin 6. katındaki odamıza yerleştik, kamaramızın balkonlu olması seyahati daha keyifli hale getirdi. 
Saat 17.00'da Gemimiz Napoli Limanından demir aldı, Barselona'ya doğru.   
Costa Serena'da ilk işimiz mürettebatın yaptırdığı tatbikata katılmak oldu, can yeleklerinin kullanımı ve acil durumda geminin nasıl terkedileceği ile ilgili olarak.    
Akşam yemeğine kadar boş zamanımızı Gemiyi keşfetmekle geçirdik. Costa Serena yaklaşık 3800 yolcu ve 1100 mürettebat kapasitesi olan dev bir gemi, daha doğrusu yüzen şehir. İçinde yok yok. Ancak, şehirkoliklerin aradığı ara sokak maceraları olmadığı için, ağız tadıyla kaybolup yeni bir cafe, yeni bir heykel yada sokak levhası, başka bir Galeri veya yerel bir sanatçı keşfedemediğinizden Cruise yolculuğunu çok sevmeyebilirsiniz, bizim deneyimimiz bu yönde.  Hele, seyahatin 2. Gününü komple denizde geçirince 3. Gün gemimiz Bracelona Limanı'na yanaşır yanaşmaz kendimizi zor atanlardanız kıyıya. 



2.GÜN- 15 Mayıs 2014- COSTA SERENA AKDENİZ'İ GEÇİYOR // NAPOLİ'DEN BARCELONA'YA



2. Gün tamamen gemide geçti. Kâh güvertede kitap okuduk, kâh içkilerimizi yudumladık Akdeniz'e karşı odamızın balkonundan. Bol bol Costa Serena'yı fotoğrafladık. Akşam üzeri Kaptanımızın Hoşgeldiniz Kokteyli ve Akşam da Yemek daveti vardı. Kaptanın daveti için tüm yolcular özenli giyinmişlerdi hatta, Hanımların bir kısmı tuvalet giyinmişti. 










3.GÜN- 16 Mayıs 2014- İSPANYA / BARCELONA
Tur otobüsümüzün ilk durağı Montjuic Tepesi. Yahudi Tepesi olarak da bilinen Montjuic, Barcelona'yı kuşbakışı seyretmek için en ideal yer. Montjuic Tepesine çıkmak için kullanabileceğiniz en keyifli seçenek teleferik hiç kuşkusuz. Ne zaman Barcelona'ya gitsem bu defa kesin teleferikle çıkacağım planı yapıyorum da henüz başarabilmiş değilim ne yazık ki. 
Montjuic'den Barselona'yı selamlarken fotoğraf makinanızla, Sardana Dançıları da arka plan oluşturuyor Şehrin pozuna.
Sardana, eski bir Katalan Halk Dansı. Faşist Franko Hükümeti zamanında Milliyetçilik yaptığı ve protesto niteliği taşıdığı için yasaklanmış!!! 
Sardana dansı artık Özgür, Katalanlar, Pazar günleri Hükümeti devirme kaygıları olmadan, sadece sosyal bir etkinlik olarak dans ediyorlar,halka olup, elele tutuşarak. Tek şartınız Sardana dans ayakkabınızın olması. Katalanca Espardenya nam-ı diğer Espadril ayakkabılarınız varsa halkalardan birine hemen kaynak yapabilirsiniz. 

Dans ve Müzik hayatın en güzel ritmi !!!
İkinci durağımız Poble Espanyol.
Barselona'yı düşündüğümde bir GAUDİ, iki DALİ, üç PİCASSO, dört MİRO olmazsa olmazları. 
GAUDİ olmasaydı finale kalamazdı Şehirkoliklerin sıralamasında Barcelona.
La Sagrada Familia, Parc Güell, Casa Mila ( ya da diğer adıyla la Pedrara ) ve Casa Batllo şehrin siluetini tamamiyle değiştirdiğinden, Barselona'yı Şehirkoliklerin vazgeçilmezlerinden kılmakta. Birbirlerini tamamlıyor ve çok yakışıyorlar Barça ve Gaudi.
Yaptığı her iş hem estetik, hem fonksiyonel Gaudi'nin. Barcelona'ya kazandırdığı en şık ve fonksiyonel eserlerinden biri de tasarlamış olduğu sobalı sokak lambaları... Bu kadar detaycı, bu kadar yaratıcı Mimar Gaudi.

La Sagrada Familia henüz tamamlanmamış eseri Gaudi'nin. Katalanlar biraz da ilgiyi kaybetmemek adına bitirmiyorlar bu yapıyı, yapımı halen devam ediyor. Zaman kısıtlı olduğundan -içeri girmek için en az 2-3 saat kuyruk beklemek gerekiyor- sadece dış cephelerini fotoğraflamakla yetindim. Ancak, daha önceki yıllarda bir günümü La Sagrada Familia'da geçirdiğimden iç detaylarını inceleme ve fotoğraflama şansım olmuştu. Barcelona'ya yolunuz düştüğünde, planlarınızı yaparken Gaudi'nin bütün eserlerinin içini dolaşmayı ancak, bunun için her birinin bilet ve giriş kuyruğunda minimum 2 saat harcayacağınızı hesaplayın. Aklınızdan geçene hemen cevap vereyim, bu zamanı harcamaya kesinlikle DEĞER!
Midemizde öğlen yemeği zilleri çalmaya başlayınca sahil tarafına geçtik ve La Fonda del Port Olimpic'de   Tapas ( Katalan Mezeleri ), deniz ürünlü Paella, kızarmış patlıcan ve kırmızı biber tabağı, kalamar ve bebek ahtapot ile patatesli balık yedik. ( Ben çoğunun tadına dahi bakmadım bu arada ) Tatlı olarak fırın helva yerini aldı soframızda. 
Karnımız doyunca soluğu la Rambla'da aldık. Hard Rock Cafe'nin önünde müzik yapan gençleri dinledik. Seyahatlerimin olmazsa olmazlarından Hard Rock Cafe alışverişini yaptıktan sonra, la Rambla'da dolaşıp, fotoğraf çektik ve bir yandan Yüksük araştırmaya başladım. La Rambla; İstiklal Caddesinin Barcelona şubesi. Cıvıl cıvıl, turistler, dükkanlar, sokak satıcıları, restaurantlar, cafeler ve tabiiki yankesiciler. Özellikle turistik noktalarda yankesicilere çok dikkat etmek gerekiyor Barcelona'da. Rehberimiz Aslı Hanım her dakika bunu hatırlattığı için oldukça tedirgin gezdim hem Sagrada Familia da, hem La Rambla da. Zaten çok kalabalık, bir de huzursuz dolaşınca işin keyif kısmı keyifsizliğe dönüşüyor, üstüne üstlük bir de Costa Serena 17.00'da demir alacak paniği ile gemiye yetişme telaşımız, La Rambla'nın hakkını vermemize mani oldu. Yine de gemiye döndüğümüzde fotoğraf ve Yüksük olarak pek çok ganimetim olmuştu Barcelona'dan hatıra...
Gemide 21.30 grubunda yediğimiz akşam yemeği ve sonrasında birer içkinin ardından kameramızda kitap okuyup, günlük notlarımızı hazırlamalar kapattık geceyi.

4.GÜN- 17 Mayıs 2014- FRANSA / MARSİLYA
Sabah erken uyanıp kamaramızın balkonundan Akdeniz'i seyretmenin keyfine doyum olmuyor. Yine sabah erken uyandık. Ama bu defa Akdeniz yerine, Gemimiz Malsilya'ya girmek üzere olduğundan ve fotoğraf çekmek için dayanılmaz istek duyduğumuzdan Costa Serenanın 9. kattaki self servis restaurantını tercih ettik, kahvaltıdan çok Marsilya'ya girişi fotoğrafladık çaylarımızı yudumlarken. 



Marsilya, Fransa'nın Provance bölgesinde, tipik bir Akdenizli, yanık tenli, yakışıklı, teninde deniz ve lavanta kokuları buram buram, Avrupa'nın en eski şehri ünvanını da elinde tutmakta. Hani bazı şehirlere hemen alışırsınız ya, işte Marsilya'ya ayak basar basmaz alıştım, sanki çok eski bir tanıdıkla karşılaşmıştım uzunca bir aradan sonra. Oraya ait hissediverdim kendimi bir Akdeniz'li ve şehirkolik olarak... 
  

Fransa'nın en büyük 2. şehri, ama, benim Marsilya için gözlemlediğim kesinlikle büyük şehir havası değil, tam tersine, rahat, huzur dolu, rengi güneşten solmuş bir şort bir t-shirt ve kösele sandaletleri ile yaşamını denize adamış bir Bohem. Akşam olunca; beyaz keten örtülü masasında, gündüz denizden aldıklarından hazırladığı tabaklarla, mum ışığında, lavanta kokuları eserken denizden, şarabını yudumluyor fransızca şarkıların romantizmi ile.
  
Marsilya, Alexander Dumas'nın "Monte Cristo Kontu" romanına konu olan İf Adasını kucaklıyor ve görülecek yerlerin başında geliyor CHATEAU d'IF (İF Şatosu halen Devlet Hapishanesi olarak kullanılmakta)
Tur otobüsümüz yavaş yavaş şehir turu yaparken çekmeye çalıştım İF Adasını, zamanımız kısıtlı olduğundan ayak basma şansı bulamadım ne yazık ki! bu küçük ama romanlara konu olan adaya...

Marsilya'daki ilk durağımız Palais Longchamp ve bu binanın evsahipliği yaptığı Musee des Beaux Arts Marsilya / Marsilya Güzel Sanatlar Müzesi ile Naturel History Museum / Doğal Tarih Müzesi. 








 
1898'den 1987'ye kadar bir de Hayvanat Bahçesi barındırıyormuş Palais Longchamp; Fil ve Zürafaların olduğu. Hatta, kafeslerinin içinin Türk çinileri ile kaplı olduğunu öğrendim. Ancak, 1987'de kapatılmış Hayvanat Bahçesi. Ziyaretçileri hüzünle seyreden Zürafa heykelinin anlamı bu olsa gerek, geçmişte barındırdığı hayvanları unutmamak!  



Otobüsümüz ister istemez yavaş gidiyordu çünkü, daracık sokaklarında, eski Marsilya evlerini sıyıyarak geçiyorduk, iki araç karşı karşıya kaldığında daha inatçı olan kazanıyordu yola devam etme hakkını.
Marsilya dünyanın en iyi kiremitlerinin yapıldığı yer aynı zamanda. Eski Evlerinin tipik özelliği de 3 pencereli olması.  

 2. durağımız Notre Dame de la Garde Bazilikası. 
Otobüsle döne döne çıktığımız yolun sonunda bütün Marsilya ve Akdeniz ayaklarımızın altında... 





 Marsilya'da ara sokak kaybolmaları!!!     
 Yat Limanına paralel ara sokakta kurulan el sanatları pazarı. Özellikle lavantadan yapılmış hediyelik mumların ve sabunların çekimine kapılıyorsunuz; Marsilya için bilgi araştırırken "alınacak" diye not ettiğim Lavanta şekerlemelerini de bu pazarda bulabilirsiniz ( ben bulunca çok sevindim. ) 



Bir İstanbullu Şehirkolik, İstanbul'dan uzaklardayken İstanbul ile ilgili ne görürse alır yanına özlemini unutmak için, ben de Marsilya'dan bu İstanbul'u buldum aldım! 





Gezegenimizde yediğim en lezzetli salata Amasra'daki salaş balıkçıların salatasıdır, Marsilya'da yediğim de ondan aşağı kalır değildi. Koskoca bir çanak salatayı sildim süpürdüm balığı bile beklemeden Eski Limanda hizmet veren Au Vieux Port Restaurantta. 



Serbest zamanımızı şehri seyrederek geçirmek istediğimizden liman boyunca sıralanan cafelerden birinde oturduk, kahvelerimizi yudumlarken yan masadaki Marsilyalı Türk'ün önerisi ile bir de profitorol ısmarladık.
Marsilya'da geçmişin ayakizlerinin üzerinde kendi izlerinizi bırakmak isterseniz olmazsa olmazlar Palais Longchamp, Lavanta şekerlemesi, dopdolu bir kase salata ile balık ve yat limanında şehri seyretmek, dinlemek, hissetmek, yanında kahvenizi yudumlarken. 
Saat 17.00 da Costa Serena Marsilya Limanından demir aldı. Biz, Marsilya'dan ayrılırken "son" fotoğraflarımızı çekmenin derdindeydik balkonumuzdan. 21.30'da yediğimiz akşam yemeğinin ardından Costa Serenadaki "son" gecemizi Geminin çeşitli cafe ve barlarında "son" içeceklerimizi yudumlayarak ve Marsilya anılarımızı yazarak geçirdik. Kamaraya döndüğümüzde alelacele bavullarımızı hazırladık ve kapının önüne bıraktık teslim almaları için. Geceyi mümkün olduğunca uzatabilmek adına Akdeniz'e karşı yıldızları sayarak balkon keyfi yaptık bir de...

4.GÜN- 18 Mayıs 2014- İTALYA / GENOVA
Gemimiz Genova limanına yanaşırken acele kahvaltı edip, güverteye çıkıp, Genova limanını fotoğrafladık yine  3 sabahtır yaptığımız gibi.




Genova'yı maalesef sadece otobüsle dolaştığım kadarıyla biliyorum. Simgesi olan Genova Deniz Fenerini fotoğraflayamadım dahi. Bugüne kadar gittiğim şehirlerde Yüksük ve magnet almadan dönmedim, Genova bu konuda bir ilk oldu. Şimdi internet üzerinden Genova için Yüksük ve magnet arıyorum ne yazık ki...





Natural History Museum Genova / Doğal Tarih Müzesi



Genova'yı dolaşmak yerine, Genova - Milano arasında bulunan bir alışveriş merkezinde geçirdik bütün günümüzü. Şehirkolikler için hiç uygun olmayan turun bu programı nedeniyle kendimi motive edecek birşeyler bulmaya çalıştım, kahve içip, fotoğraf çekmemiz bitince. El mahküm Moschino'da karar kıldık. Moschino'ya ayak atmamdan sonra bu iş en çok Sevgili Kızıma yaradı... 




Uçağımız 20.00 da Genova'dan İstanbul'a doğru havalandığında, hem kızıma ve sevdiklerime kavuşacağım için mutluydum, hem de her bitiş yeni bir başlangıç olacağı için sabırsızlanıyordum, bundan sonraki yolculuklarımız için...


***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Mayıs 2014 tarihinde Costa Serena Gemisi, Napoli, Pompei, Barcelona, Marsilya ve Genova'da çekilmiştir ... 

Bize; Lüksemburg ve Almanya'da 1hafta boyunca çok keyifli bir tatil yaşattığı için,
Odamızda bizi bekleyen Hoşgeldiniz sürprizleri için, 


Lüksemburg, Remich, Vianden ve Trier'in ara sokaklarında kaybolmamızı sağladığı için, 
"Yarasa" Opereti gecesi için, 
Tadını unutamadığım Trier'deki Gulaş Çorbası ve


 Kendi tarifi ile yaptığı Balkabağı çorbası ve leziz Favası için, 



Sevgili Ağabeyime - bloğum vasıtasıyla da - bir kez daha teşekkür ederim. 



Bize bu tatili ayarlamasaydı, bloğumda ve koleksiyonlarımda Lüksemburg olamayacaktı ...



İyi ki varsın Ağabeyciğim , Teşekkürler...
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Şubat 2014 tarihinde Lüksemburg, Remich, Vianden ve Trier'de çekilmiştir ... 


ROMA
Saat 14.00 civarı, San Pietro Kilisesinden çıktıktan sonra, önce karnımızı doyurup biraz dinlenmeye ihtiyacımız var. Sonra ki planımız Vatikan Müzelerinde kaybolmak ve Michelangelo'nun ayak izlerine basarak yolumuzu bulmak. Pizzalarımızı, Vatikan'da yedikten sonra , Vatikan Müzesinin girişine - hafiften çekinerek - geldik ve çok şaşırdık, genelde uzun kuyruklar olan Müzenin girişinde bir kişi bile yoktu, elimizi kolumuzu sallaya sallaya biletimizi aldık ve Müzenin tadını çıkartmaya başladık. O kadar çok görülecek eser var ki. Roma 5 güne sığacak bir şehir değil. Ancak, genel bilgi sahibi olabiliyorsunuz, sindire sindire Roma'yı tanımak birkaç ay sürebilir. Gerçekten Roma, Dünya Tarihini gözlerinizin önüne seriyor. Hatta, zaman zaman Roma'da yaşamanın bu anlamda zor olduğunu bile düşünüyorum, tarihle bu kadar içiçe yaşamak. Bir süre sonra insanı gerçek nerde başlıyor, geçmiş nerede bitiyor karmaşasına sürükleyebilir. Yaşadığınız zamanda, zaman kaymaları yaratabilir tarihin bu kadar gölgesi üzerinize vuruyorken yaşamak.


İtalyan Sanatçı Arnaldo POMODORO'nun yaptığı ve Vatikan Müzelerinin Bahçesinde sergilenen 
"Sphere within Sphere" isimli eseri 















  
     









Raffael odaları tüm ihtişamı ile ağırlamakta ziyaretçilerini 









Müzenin çıkışındaki sarmal merdivenler oldukça ilginç

Vatikan Müzelerindeki en etkileyici bölümler Sistina Şapel ve Raffael Odaları hiç kuşkusuz.
Sistina Sapel'de Fotoğrafa izin yok, sadece ayakta sessizce seyredebilirsiniz Michelangelo'nun bu muhteşem tavanını, yorulduğunuzu hissedip merdivenlere oturmaya filan kalktığınızda, görevliler gelip hemen uyarıyorlar ve bu duruma düşünce yer yarılsa da içine girsem ruh haline dönüşüyorsunuz (aynı benim olduğum gibi )...
Sistina Şapelin Tavanını; 1508-1512 yılları arasında tamamlamış Üstad Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni. Tavanı resmederken, bilinenin aksine İskele üzerinde yatarak çalıştığı değil, iskele üzerinde ayakta durarak, başını yukarı çevirmiş ve kollarını da yukarı doğru uzatmış vaziyette çalıştığı kabul ediliyor son dönemlerde . 4 yıl boyunca böylesine zor pozisyonda çalışarak tavanı muazzam resimlerle donatıyor Michelangelo. ( Sırf bu nedenle bile Sistina Şapel'i dolaşırken yorulmamak ve oturmamak gerekiyor )
Sistina Şapel'in Michelangelo'nun şaheseri olmasının dışında çok büyük bir önemi var Katolik Hristiyan'lar için. Burası malumunuz Papa'nın seçildiği yer .Kardinaller burada toplanıyor içeri kilitleniyorlar ve Papa'yı seçene kadar dışarı çıkamıyorlar. Ne zaman ki bacadan çıkan duman siyahdan beyaza dönüşüyor o zaman Papa'nın seçildiğini anlıyor kamuoyu. Kardinaller de günlük hayatlarına geri dönebiliyorlar.

"Vatikan gezilmeli ama , Vatikan Müzeleri mutlaka gezilmeli" 

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Ekim 2012 tarihinde Vatikan'da çekilmiştir ... 



Vatikandan çıktıktan sonra gidebileceğiniz en yakın ve en görülesi yer Castel Saint d'Angelo'dur . (Kutsal Melek Kalesi) Roma'nın bu en yüksek tarihi yapısı , Roma İmparatoru Hydrian'ın Türbe olarak Roma'ya atmış olduğu imzadır ve tarihin çeşitli dilimlerinde Papalar için korunmak amacıyla kale ve sonrasında zindan olarak da kullanılmıştır , halen Ulusal Müze olarak gezilebilmektedir . Fatih Sultan Mehmet'in sürgündeki oğlu Cem Sultan da bir süre burada hapsedilmiştir  . 
Kızım , Dan BROWN'un " Melekler ve Şeytanlar " kitabını okuyup , üzerine Tom HANKS'li Filmini seyredip ( öncesinde de Da VİNCİ'nin Şifresi kitabı ve Filmi girmişti hayatımıza ) iyice bu bölgede kaybolmayı kafasına koymuştu . Melekler Kalesi'ni bu ruh hali ile dolaştık . Kale ,  Tiber Nehri'nin karşısında ve nehrin üzerine yapılmış köprülerin içinde en etkileyici olan kuşkusuz Ponte Sant'Angelo ( Aziz Melek Köprüsü ) 
Bir de öyküsü var Bu Kale'nin ismi ile bağdaşık :  
"Roma veba ile savaşırken bir kahin çıkar ve bir meleğin geleceğini ve bu acıları bitireceğini söyler. Roma'lıların buna ne kadar inandığını bilmiyorum ama , kahinin dediği gün ve saatte Castel Sant'Angelo'nun tepesinde bir melek belirir ve gelişi ile Roma vebadan temizlenir"

Kale'ye giderken yol boyu canlı heykeller ilginizi çekiyor ... 

para kazanmak için alternatif meslekler ... 





Olası saldırıdan Papa'yı korumak için
  Vatikan'dan Kale'ye gizli bir alt geçit vardır ve
 saldıradan korunmak adına Kale tam teçhizatlı hazır
tutulmaktadır . ( Top & gülleler her daim korumaya hazır  :)) 



Ponte Sant'Angelo 

Kutsal Melek Michael 
                                    





Kaleden Roma Manzaraları 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Ekim 2012 tarihinde Roma'da çekilmiştir ... 



İstanbul Oyuncak Müzesinin en güzel yerlerinden birisi de Cafe'si ... Biz gezerken Aralık Ayı olması nedeniyle Cafe çok şık bir şekilde yeni yıl için süslenmişti , daha da keyif aldık , çaylarımızı yudumlarken kızımla ...  
  
Cafedeki "Kardeşler Bakkalı" vitrininde öyle anıları canlandırıyor ki geçmişten ...  


Cafe'nin Yeniyıl görüntüsü ... 




Prag Kuklaları Cafe'de sergilenmekte ...  
   
   Cafe'ye uygun Bu zarif Bebek bizimle birlikte çayını yudumladı ...




    Cafe'de Coca Cola oyuncakları için ayrılmış özel bir de bölüm var 

























   Gezdiğim bütün Oyuncak Müzelerinde Barbie Koleksiyonları ilgimi çekmektedir . Barbie'lerin hiçbirini kaçırmadan fotoğraflamaya çalışırım .
Prens Charles ve Leydi Diana ile ne oynasak acaba ?
Kuklalar ; bulundukları yeri neşeli hale getiriyorlar ...
                              Devam edecek ...
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Aralık 2013 tarihinde Sunay AKIN İstanbul Oyuncak Müzesinde çekilmiştir ... 



Sırada  "Savaş" Oyuncakları var ... 
Bizler ; ATA'mızın "YURT'TA SULH CİHANDA SULH" ilkesi ile büyütülmüş bir kuşağız ... Yani , savaşın her türlüsüne karşıyız , savaş için üretilen herşeye karşıyız , savaş oyuncaklarına da karşıyız ... Hele bu Oyuncaklar 2. Dünya savaşına aitse ... Savaşın kazananı olmuyor maalesef , her şart altında kaybediyor İNSANLIK ... 
İstanbul Oyuncak Müzesinin sunduğu Savaş Oyuncakları bölümü de çok etkiliyor gezerken ...   

Film setinde gibi , hiç bir detay atlanmamış ... 
Alman Askerlerinin sevdiklerine gönderdikleri kartlar ...
Traş olan Askerden , Et kızartana , hatta ütü yapana kadar detaylandırılmış ...
Bu oyuncakların bazı çocuklarda nasıl bir hayal gücü geliştirdiğini düşününce
geriliyor insan ...  


Hiroşima'yı Bombalayan Uçak da unutulmamış Müze de yerini almış ...  

   
2008 yılında Eşimle , Japonya'ya yaptığımız seyahatte , Hiroşima Barış Müzesini de gezme fırsatımız oldu ... Müzede gördüklerimiz karşısında dehşete düştük ... Çok ağladım , hem dolaştım , hem ağladım ... 2. Dünya Savaşına girmemiş olduğumuza dua ettim ... Bu vahşeti yaşatan Ulusun çocuğu olmadığıma dua ettim ... Bu vahşeti yaşayan Ulusun çoçuğu olmadığım için de dua ettim ... Dolaşırken , çok fazla Japon öğrenci vardı , hepsi , son derece disiplinli , öğretmenleri eşliğinde geziyorlardı Müze'yi ... Hem de Anaokulundan , Üniversiteye kadar geniş bir yelpazede öğrenci grupları vardı... Sanırım , eğitim sistemleri "Nefret etme ama , Unutma da " üzerinden eğitiyor Japon nesillerini ... Müzeyi görene kadar hep Atom bombasına "HAYIR" derdim ama , yarattığı tahribatı pek de canlandıramamışım hayalimde ... Görünce , öğrendim ortaya çıkan ısının yarattıklarını , insanların gölgeye dönüştüğünü ( tamamen eriyip yok olduğu için ) ... Ya da etleri aka aka son nefeslerini verdiklerini ... Yakın şehirlerde sağ kalanların da görüntülerinde vahşetin izlerini taşıdıklarını - hem de nasıl - öğrendim ... 
Çocukların hayallerini Top , Tüfek , Tank ile geliştirmeye kalkarsak çocuklar oyun oynamış olurlar ama , bizler bir sürü Hitler yaratmış oluruz ...        
Bu Güzel Müzede dahi çok soğuk ve ürkütücü buldum bu oyuncakları ... 



Müzede , oyuncaklar o kadar itina ile ve konseptlerine uygun sergilenmiş ki , savaş oyuncaklarının olduğu bölümdeki camekanların üzerinde olan dikenli teller adeta sizi "Toplama Kampı" ya da "Yasak Askeri bölgede"ymiş gibi savaşın tam da içine çekmekte ...

                                    Devam edecek ... 

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Aralık 2013 tarihinde Sunay AKIN İstanbul Oyuncak Müzesinde çekilmiştir ... 


İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ - II
Yazı dizisi olarak devam ettiğim Sunay AKIN - İstanbul Oyuncak Müzesinde en ilgimi çeken , kendimi alamayıp dakikalarca her bir camekana yapıştığım oyuncakları paylaşıyorum şimdi de ... Oyuncak demek yanlış oluyor tabii ... Bunlarla oynayan çocuklar - oynama şansına ulaşmış olan varsa - ne kadar şanslı olduklarını da biliyorlar mı acaba ?   Başka Dünyanın , başka hayatların çocukları olduklarını biliyorlar mı ?


Balıkçı ... Dilimlenmiş somon dahi satabilirsiniz , üstelik 1900'lerde ...   
Kasap... 1900'ün Alman çocukları Kasapçılık oynayabiliyordu yani ...
 Hitler'in hiç oyuncağı olmadı da , onun için mi kıskandı diğer çocuklarını
Dünyanın ve Avrupa'nın Kasabı oldu ... 
 Antikacılık da oynayabilirsiniz , dilerseniz ...
Ya da Gelinlikçi olursunuz Danteller , inciler ve çiçekler içinde ... 
1968 'de annem de Hoover kullanmaya başlamıştı ... 
Kütüphanesiz Ev olur mu ?
Çiçekçi olmadan olur mu ?

Şapkacıya ne demeli !
Ayakkabıcıdaki Ayakkabılar biraz demode kalmakta :) 

Pastacı tam olması gerektiği gibi , çok güzel ...
İtriyat Dükkanı da çok iyi tasarlanmış ... 
Kumaşçı da ... 


Antikacı ... 
Evin mutfağında yemek hazırlama telaşı ... 
Terzi ... 
Oyuncakların sihri ayrıntılarda gizli ... 
En sevdiğim bu cafe oldu ...  
Oyun evlerinin hikayeleri de var , Aristokratların evleri o kadar büyük ki , gelen konuklara evi gezdirip , şaşaasını göstermekte zorlandıkları için , evlerinin birebir aynısını yaptırıp , sergiliyorlar... Yani , çocuklarına oyuncak olarak almış değiller aslında , zenginliklerinin göstergesi olarak yaptırmışlar bu Oyuncakları ... 
Zaten , Oyuncak olarak satıldığında bile bu evler yine Aristokratların çocuklarının odasını süslüyor olurdu sanırım ...    

Devam edecek ... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Aralık 2013 tarihinde Sunay AKIN İstanbul Oyuncak Müzesinde çekilmiştir ... 
               


İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ - I
"Şehri Çocuğunuz ve Çocukluğunuzla birlikte gezmeyi seven bir Şehirkolik iseniz " aynı benim gibi , şehri keşfetmenin en kolay yolu şehirdeki Oyuncak Müzesidir hiç kuşkusuz ... Bir şehir çocuklarını seviyorsa , geleceğini çocuklara emanet ediyorsa , "Oyuncak Müzesi" başköşeye kurulur zaten o şehirde ... Çocuklarının geçmişi , geleceğini aydınlatır , yolları aydınlandıkça yeni nesillerin , daha büyük hayaller peşinde koşarlar ... Ve peşlerinden koştukları o hayaller , bir gün bir bakarlar gerçeğe dönüşüverir ...
İstanbul , ciddi bir şehirdir malum ... Başından pek çok iyisi ve kötüsü geçmiştir ... Eleştiriye gelemez , geçmişinin sorgulanması rahatsız eder İstanbul'u ... Hep ciddi olmaya zorunlu hisseder kendini ... Taa ki bir Şair bir gün koştuğu hayallerinin peşinden dokunuverir İstanbul'un ciddi kişiliğine ... İstanbul Oyuncak Müzesi , selamlar bir gün İstanbul çocuklarını... Sen de çocuktun bir zamanlar ey İstanbul , unutma ...
İstanbul'u çocukça sevmek için en güzel yer bu Müze ...
Gezdiğim pek çok ülkedeki , pek çok Oyuncak / Bebek Müzesinden çok daha kapsamlı , çok daha orijinal , çok daha emek harcanmış , çok önemli kilometre taşlarına sahip ve herşeyden önemlisi mal varlığını çocuklara ayıran kaç tane daha Edebiyat İnsanı vardır dünyada ! araştırmak lazım ...
Sunay AKIN'ın , İstanbul Oyuncak Müzesine lütfen tanıdığınız , sevdiğiniz , büyümesini istemediğiniz , ama , hayaller kurmasını istediğiniz , hayallerinin peşinden gitmesini istediğiniz herkesi götürün ... Çocukları zaten götürün ...
   







Altan ERBULAK'ın Oyuncağı ... 

Dünya Çocuklarının oyuncaklarından örnekler ... 







Dünyada en çok Ayısı olurmuş çocukların oyuncak olarak ,
Afrikalı çocukların da ayısı var mıdır oynadıkları ?
Hep düşündürür bu beni ...
Oyuncakları olsaydı başka sınırlarla mı çizilirdi Afrika ,
Fiziki haritalarda ?
Müzedeki en anlam yüklü Oyuncak bu siyah Ayı ...
1912 yılında batan Titanic'in anısına tasarlanmış ve 1912 adet üretilmiş,
biri bu Müze sayesinde Türk çocuklarını tüm hüzünlü hikayesi ile
selamlıyor her sabah yeni baştan ...   


Her Odasında farklı bir konunun Oyuncakları sergileniyor Müzede ...
Kimi Odada , deniz ve denizcilikle ilgili oyuncaklar varken , kimi oda
Tren kompartımanı oluveriyor , bir odada vahşi batıyı yaşarken ,
başka birinde banka soyguncularına yakalanıveriyorsunuz ...
Bir bakıyorsunuz hırsızlar camdan kaçıvermişler ...   


    Oyuncak Müzesi Mickey'siz olabilir mi ? Ya Mickey , Minnie'siz olabilir mi ?









1974 veya 1975 yılında doğumgünümde Sevgili Nur Ablam
bu Palyoça'dan hediye etmişti bana ... Çoğu oyuncağımı
hala saklıyorum ama , Palyaçom yıllara yenik düştü , aynı
Ablam gibi , üstelik Ablam çok gençti  ...  


O kadar çok fotoğraf çekmişiz ki kızımla birlikte hangisini yayınlamak üzere seçeceğimi şaşırdım ... Sonra bu güzel Müzeyi tek bir yazı ile değil , birkaç yazı yayınlayarak ve tadını çıkarta çıkarta fotoğraflarla görselleştirerek paylaşmaya karar verdim ...  

Devam edecek ... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Aralık 2013 tarihinde Sunay AKIN İstanbul Oyuncak Müzesinde çekilmiştir ... 



SOFYA
Bazı şehirler vardır ayak basar basmaz ait oluverirsiniz , yaşadığınız kenti anında unutturuverir size , yeni sevgiliniz oluverir ... İşte Sofya , İstanbul'u unutturuverdi ayak basar basmaz ... Hemen keşfetmeye çıktık , bavullarımızı apar topar Otele atarak ... Sofya , Avrupanın en eski yerleşim yerlerinden biri , zaten dolaşırken her yerde karşınıza Roma kalıntıları çıkıveriyor , Komünist bloklara inat (Sosyalizmin ve Rusların izlerini silmek pek mümkün olamayacaksa da ...)
Sofya'da da , her şehirde olduğu gibi görülmesi olmazsa olmaz yerler var ... İlgi alanlarınıza göre sıralama değişebilir tabii ama , "Şehri ; geçmişinin izlerini sürerek dolaşmayı seven Şehirkoliklerdenseniz" aynı benim gibi , Müzelerden başlamak kaçınılmaz oluveriyor ...

* Arkeoloji müzesi


* Earth and Man National Museum - Dünyanın en büyük Mineral Müzesi bu Müze


* Ulusal Tarih Müzesi


* İvan VAZOV Ulusal Tiyatro

 
İvan VAZOV ; Bulgar Şair ve Yazar , Bulgaristan'ın Victor HUGO'su deniliyor ... İvan Vazov Ulusal Tiyatro 1907 yılında Viyanalı Mimarlar Hermann HELMER ve Ferdinand FELLNER tarafından Neoklasik şekilde inşa edilmiş . Ülkenin en eski ve köklü tiyatrosu  ...
Adresi : Dyokan Ignatiy caddesi , No : 1000 , Sofia

2013 de gösterimde olan Eserlerden bazıları








* Aslanlı Köprü
File:Lavov-most-gruev.jpg

* Alexandr Nevski Katedrali - Bu Katedralin yapımında çivi kullanılmamış olması yapıyı daha da ilginç kılmakta ... 


* Vitosha Caddesi : Sofya'nın ana caddesi ve en ünlü  markalar bu caddede boy gösteriyor , bu ünlü ve şık mağazaların ve butiklerin arasına serpiştirilmiş pek çok cafe , restaurant ve bar var ... Ticari değer olarak Dünya sıralamasında 22. cadde Vitosha  ... (Komunizm bu caddeyi de unutuvermiş galiba ) Vitosha Caddesinde dolaşırken , El yapımı ürünler satan bir mağaza dikkatimi çektiği için , bu çekime dayanamayıp girdiğimiz dükkanda ,birbirinden güzel Seramik tabaklar , Masa örtüleri ve mutfak araç gereçleri ile sabun , mum , lavanta torbalarının dayanılmaz cazibesine kapılıyorsunuz ... Birkaç parça ürün alıp çıkmayı başarırsanız ne ala , ucuza kurtarmış oluyorsunuz ...    

* Serdica tarihi kenti : 



Sofya'nın Tarihi malum eski çağlara uzanıyor . M.Ö 8.-7. yy'larda Sofya'da Serdi adında Trak Kabilesi yaşıyormuş ... Romalılar , Bölgeyi ele geçirince bu şehre Serdika adını vermişler ... Böylece , Serdi'lerin şehri anlamına gelen Serdika önemli bir ticari ve idari merkez olmuş ...  

* Saint Nicolas Rus Kilisesi : Bazen de bir şehirkolik olarak şehre aşık olmazsınız ama , şehirdeki bir bina , bir heykel , bir cafe yada müze  körkütük şarhoş eder , cazibesi kim olduğunuzu , ne olduğunuzu , ne yaptığınızı , nereden gelip - nereye gittiğinizi unutturuverir , kaybolursunuz içinde , hikayesine ait olmak istersiniz , geçmişinde izinizi ararsınız ...
İşte Saint Nicolas Kilisesinde hissettiklerim bunlardı , benim olmasını isterdim , bu duyguyu bir de işe gidip gelirken yolumun üzerinde olan ama , birkaç yıl önce çok eski olduğu için !!! yıkılan "Bademlik Camii" için de hissetmiştim ... ( Şimdi yerine çok büyük bir Camii inşa edilen aynı duyguyu hissetmediğim ) 
Sofya da mutlaka gezilmesi gereken bir yer bu küçücük Rus Kilisesi ...
Bulgarlar , Sovyet baskısı ortadan kalkınca en çok Kiliselerine sahip çıkmışlar , en çok Kiliselere gider olmuşlar...


* Vitosha Dağı : Vitosha Dağına çıkarak Sofya'yı seyretmek ... Şehri tanımaya çalışırken başka bir alternatif , rakım yaklaşık 2300 metre iken Sofya'yı ele geçirmek ... ( Tabii 2300 metre Vitoşa dağının zirvesi )
Ağustos sıcağında dahi , yapacağınız yürüyüş için yanınızda kazak bulundurmanızda fayda var , Vitoşa dağı içinizi titretiyor ... Ben yürümek yerine , Dağda yürüyüş yapmaya gelenleri seyretmeyi yeğledim ve komşu olduğumuz halde , kültürlerimizin ne kadar farklı olduğunu gözledim içim burkularak , hem de kıskanarak... Büyük çoğunluğu emekli yaş grubu olan Sofyalılar , sabah sporu yapıyorlardı , aynı saatlerde bizim emeklilerimizin evde TV karşısında oturduğunu veya hastanede muayene sırasını beklediğini düşünecek olursak farklılıklar ortaya çarpıcı olarak çıkıyor ... Kimi yanlız , kimi eşiyle dostuyla , ya hafif koşu ritminde , ya hızlı adımlarla , yada sohbet ede ede ama yürümeye odaklanarak Vitosha dağında renkli görüntüler oluşturuyorlardı ... Hayatın neresinden tutunduğunuz bu yüzden önemli , bu yüzden çocuklarımıza başka bakış açıları kazandırmamız gerekiyor , yaşlanmayı kabul etmemeleri için ...
Oksijene ve yeşile doyup , tekrar şehrin kalabalığına döndüğünüzde , Vitoşa caddesinde bir cafede oturup piyasa yapanları seyredin pasta ve kahve eşliğinde ... 

Sofya , Yüksük ve Çaydanlık Koleksiyonlarıma herhangi bir parçayı dahil edemediğim , ama kızımın Barbie Koleksiyonuna belki de en ilginç parçayı aldığım bir seyahat oldu ... Bazı Ülkelerde - yasaklanan - Hamile Barbie , Sofya'dan , İstanbul'a geldi benimle , karnındaki ufacık bebekle ...  






İstanbul'un en güzel zamanı İlkbahar Ayları , özellikle Nisan ... Göztepe Parkı bu yıl Nisan Ayında başka bir güzeldi ... Laleler ve İstanbul birbirlerine çok yakışıyorlar ... İkisi de rengarenk ve uçarı , keşke ömürleri daha uzun olsa , İstanbul'un kış aylarını da renklendirse Laleler , İstanbul üşürken ısıtıverse Kırmızı renkliler , Beyaz Laleler uzun gecelerini aydınlatsa , Pembeler Kız Bebekleri müjdelese , Turuncular gerçekleştirse o gün İstanbul'da tutulan bütün dilekleri ...
Kesinlikle , Nisan ve Laleler ile anılmalı Dünyanın bu en güzel şehri ... 







































***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 14 Nisan 2013 tarihinde Göztepe Parkında çekilmiştir ... 


Roma'daki 3. günümüzde Gezi Planımız Vatikan , Vatikan Müzeleri , Castel Sant'angelo ve Tebere nehri   (Tiber Nehri ) kıyılarında dolaşmak ...
Kahvaltımızın ardından , Vatikan yollarına düştük , ancak , San Pietro Bazilikası'na girmek için hatırı sayılır kuyruk bekleyeceğimizi düşünüp , "Şehri arşınlayarak gezmeyi seven Şehirkoliklerden " olduğumuz halde taksiyi tercih ettik ... Kaldığımız Otel Regio , Termini Tren İstasyonu yakınlarında ... Dolayısıyla , Vatikan'a gitmek için Tebere nehrini geçmek gerekiyor , Vatikan , Tebere nehrinin diğer yakasında kalıyor ...
Günlerden Cumartesi sabahı olduğu için olsa gerek San Pietro Meydanında oluşan Kuyruk yine düşündüğümüzden çok daha makuldu . Yaklaşık 20 dakika içinde kendimizi San Pietro Bazilika'sının içinde bulduk ... San Pietro Meydanı ,  Roma'daki en ünlü Meydan ... Hem de başka bir Ülkenin meydanı olmasına rağmen ... Meydanı İtalyanlar değil , Vatikanlı polisler koruyor ... Papa'nın korumasını ise ne İtalyan'lar , ne Vatikan'lılar üstlenmiş durumda ... Papa'yı yaklaşık 500 yıldır Katolik olması şartı ile İsviçreli özel Muhafizlar koruyor hem de hala Michelangelo tarafından tasarlanmış olan çok renkli kıyafetleri ile ...
San Pietro Meydanı , Mimar Bernini tarafından kocaman bir anahtar deliği şeklinde yapılmış ve meydanı dolduran herkesin , Papa'yı konuşması esnasında rahatça görebilmesi esasına göre tasarlanmış . Bu arada bu anahtar deliğine ait anahtarlar Aziz Paul'un elinde ... Biri Cennetin anahtarı , diğeri cehennemin ...
San Pietro Kilisesi , kuşbakışı bakıldığında "Haç" şeklinde yapılmış ... Daha girerken vuruluyorsunuz Kapılarına ... Kilise'ye adım atar atmaz hissettiğiniz ise "İhtişam" ... Büyüklük konusunu kendileri de dert edinmiş durumda anladığım kadarıyla , San Pietro'nun , dünyanın en büyük Kilisesi olduğunu göstermek için Papalık tahtından Kilisenin kapısına kadar uzanan yolda , geçmişten günümüze kadar dünyanın en büyük Kiliselerinin isimlerini Altın Harflerle yere yazmış ve büyüklüklerini o Kiliselere göre tanımlamış durumdalar ... En sonda , yani , San Pietro Kilisesinden bir önce en büyük Kilise hangisi dersiniz ??? Papalık Tahtına en yakın olarak ismi yazılı olan Konstantinopolis'in Ayasofya Kilisesi ... Zaten , yere bütün bu bilgileri işlemiş olmalarının hedefinde , Ayasofya'dan ne kadar azametli olduklarını göstermenin yattığını düşündürtüyorlar benim gibi İstanbul tutkunlarına ... Oysaki , San Pietro'nun güç gösterisine asla ihtiyacı yok ... Zaten çok etkileyici , hem büyüklüğüyle , hem mimari açıdan , hem barındırdığı sanat eserleriyle , hem de hristiyanlığın merkezi olması dolayısıyla burası büyük bir iz bırakıyor Şehirkoliklerde ...
Michelangelo da , San Pietro Kilisesinde çok önemli izler bırakmış ... Bunlardan en etkileyici olan ünlü PİETA Heykeli ... Meryem Ana'nın , çarmıha gerilip , ruhunu teslim etmiş olan Hz. İsa'nın naaşını kucağında izleyicilere sunduğu bu ünlü Heykeli , Fransız Piskopos Jean Bilheres , San Pietro'daki mezarı için Michelangelo'ya sipariş etmiş . Michelangelo , saflığını simgelemek için Meryem Ana'yı genç olarak betimlemiş . Ayrıca , Michelangelo , bir tek bu heykele imzasını atmiş olduğu için bu Heykel'i daha da  önemli kılmakta ... Ancak , Dünya mirası listesindeki bu heykele 1970'li yıllarda Vandalist bir öğrenci tarafından zarar verilmiş (Rehberimiz heykelin parmaklarından birini kırdığını söyledi ) ... Bu yüzden "Pieta" camekanda sergilenmekte ... Fotoğraf açısından istediğiniz görüntüyü yakalayamıyorsunuz belki ama , saldırılara karşı korumaya almaları kaçınılmaz ...

Ayasofya'nın San Pietro'daki izi ... ( Bakış açısına göre resmin
orijinalini bozmadan paylaştım )  
Her bir şekil , temsil ettiği Kilisenin ,
San Pietro'ya göre büyüklüğünü fiziksel olarak
göstermekte ... San Pietro Kilisesinden
sonraki Kilise İstanbul'daki Ayasofya ... 
San Pietro'nun heybetinin karşısında duramamış
hiç bir Kilise ... 
San Pietro Kilisesindeki en ilginç ritüellerden biri , üzerinde sade bir Haç'ın yer aldığı girişin yakınlarındaki duvarın her 100 yılda bir kırılması ve kapının açılması ... Bu kapıdan geçme şansı bulan Hristiyan'ların günahlarından arındığına inanılıyor ...
Haç'ın durduğu duvar , her 100 yılda bir kırılıyor
ve kapı açılıyor ... Bu kapıdan geçen Hristiyanların
günahlarından arındığına inanılıyor ...  
Michelangelo'nun ünlü heykeli PİETA ... 
Maalesef 1970'li yıllarda Vandalist bir öğrenci
tarafından zarar verildiği için PİETA Camekan'da
sergilenmektedir ...

   




Papalık Tahtı 

Kilisenin büyüklüğünü açıklayabilecek bir resim bu
Tavana yakın yerdeki harflerinin yüksekliği 1,75 m ...
Yani , ortalama bir insan boyunda , her bir harf ... 
Meleğin ayağına dokunmak ... Bu da bir başka
inanış ... 

Tavan detayı 






Kapı Detayları 


 Kızım çok istediği için onu kıramayıp "KUBBE"'ye çıkmayı kabul ettik , hem de asansörle çıkmak istemediği için merdivenlerden çıkmayı göze alarak , o an için yaklaşık 320 basamağın bizi beklediğini bilmediğim gibi , çok dar alanda , kısa adımlarla , nefes alamamanın dayanılmaz baskısı ve kasvetli bir yolculukla Roma'nın en iyi manzarasına ulaşacağımı da bilmeden ... Yolun kaçıncı basamağındaydım bilmiyorum , birden bütün enerjim bitti , ne ileri , ne geri ... Önümüzde Kubbeye çıkmaya çalışan Hristiyan memleketlerinden bir Turist Kafilesi , arkalarından 3 Türk Müslüman biz ve hemen arkamızda 7 Snop Fransız ... Ben fenalık geçirip ne yapacağımı bilemeden bir nefes alacak boşluk ararken , kızım da etkilendi ve birkaç dakikalık panik ardından , Fransızların da yardımıyla sarmal merdiven etrafında dışarıya açılmış olan pencerelerden birine yapıştık ve enfes Roma'yı seyrederek soluklandık ... Tabii kızıma veryansın etmeye başladım ... Bu kadar zorlu bir yolculuk olduğunu bilseydim başlamazdım ana fikri ile ... Satır satır günlerce Vatikan ve Roma'yı okurken tek atladığım Vatikan'da Kubbeye çıkarken 320 basamak bulunduğu ... Atladığım bu detay , ailemizde bir faciaya yol açabilecekken , Kubbe'nin kapısından dışarı adım atar atmaz karşılaştığım eşsiz ROMA manzarası karşısında büyülendim ve kızıma eğer Kubbe'ye beni çıkartmasaydın Roma'yı eksik keşfetmiş olacaktım dedim ...Teşekkür edip , öpüp koklamaya başladım ... Yine de , eğer kapalı alan korkunuz varsa veya kalbiniz yeterince sağlam değilse , hele hele panik ataklarınız oluyorsa , Kubbe'ye asla merdivenlerden çıkmamalısınız ... Bende de , kızımda da bunların hiçbiri olmadığı halde , hem yorgunluktan , hem çok dar ve gittikçe daralan merdiven boşluğunda tırmanmaktan sonunu çok zor getirdik Kubbe'nin , hem de Kaşif Şehirkolikler olmamıza rağmen ...      









Kocaman bir Anahtar deliği - Vatikan Meydanı 

Vatikan Müzeleri 





 Kubbeye çıkarken Fiziksel ve Ruhsal panik yaşamayacaksanız mutlaka çıkmalısınız , Vatikan da , Roma da bir başka güzel yüksekten ... Bir günde gezebileceğiniz , anlayıp içinize sindirebileceğiniz bir yer asla değil Vatikan , San Pietro ve Vatikan Müzeleri ... Bize yetmedi , ilk fırsatta bu seyahati tekrarlayacağız kızımla ...
Ve gezi haritanızı çıkartırken mutlaka ama mutlaka Vatikan Müzelerini dahil edin ... Sistina Şapel'den etkilenmemek , Rafael'in eserleri karşısında saygı duruşunda bulunmamak elde değil ... Gördüğüm heykellerden de büyülendim , tablolardan da ... İtalyanlar , bütün sahip oldukları değerlere gerektiği gibi sahip çıkmışlar , korumuşlar ve son derece titiz ve önemseyerek sergiliyorlar ...
Hala kızmaktayım kendime , Roma'ya neden bu kadar geç kaldım diye ...


***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  





Pompei'liler Büyük bir suç işlemiş olmalılar , ya da en büyük suçları bir yanardağa güvenmek mi ?  



Napoli'den ayrıldığımızda saat 13.00 civarıydı . Yani acıkmıştık , dolayısıyla , Pompei'yi dolaşmadan önce , Pompei'nin girişindeki Restaurantta öğlen yemeğimizi yedik ...  Pizza illa ki Napoliten veya Spagetti veya Jumbo Karides seçenekleri ile başladığımız yemeğimize , salata ve sofra şarabı eşlik etti , tatlı olarak dondurma yiyerek sonlandırdık ve Kişi başı 15 Euro ödedik bu yemek için ... Enerjimizi de aldık , artık , Pompei'yi keşfe hazırız ... 
Malum , Pompei denince akla ilk gelen Vezüv Yanardağı ve Lavları ... Sonra , okuduğumuz veya Belgesel kanallarında seyrettiğimiz eğlenceye düşkün , eğlence anlayışları ahlaki sınırların dışına taşan Zengin Roma'lılar ve bir Ağustos günü haritadan silinip , yüzlerce yıllığına lavlar altında karanlığa gömülen bir Akdeniz şehrinde taşlaşmış insan , köpek ve at bedenleri ...    
Mağrur Vezüv , yaklaşık 1937 yıl önce yani MS 79 yılında bu şehri yerle bir etmiş ... Halkının büyük bir kısmı lavların altında kalmış ve Pompei şehri yüzyıllar sürecek bir karanlığa mahkum edilmiş ...  
 "Azmıştılar , İbret olsun diye taş kesildiler " ... Pompei Halkını  böylesine yargılamak ne kadar doğrudur bilmiyorum ama , gezip gördüklerim , değerlerinin , bugünün modern toplumlarında bile eleştirileceğidir ... Zenginleştikçe , eğlenceye düşmüşler , eğlenceye düştükçe , eğlencenin boyutları değişmiş ... Bunda , Napoli'nin önemli bir Akdeniz limanı olmasının da payı büyük ... Gemicileri eğlendirmek adına pek çok genelev açılmış ve genelevleri   ayırtedebilsinler diye Binalara ve yollarını bulsunlar diye kaldırımların üzerine Erkek Uzuvları yaptırmışlar ... 
İşin ahlaki boyutunu bir taraf bırakıp Pompei'yi değerlendirdiğimizde ise karşımıza oldukça ileri bir uygarlık çıkıyor ... Ticaretlerinin ana öğesi Zeytinyağı ve Şarap ... Açık hava Müzesindeki Amphoralar da ticareti sıvılarla yaptıklarının göstergesi ...  Bölgede Akdeniz ılıman ikliminin hakim olması ve topraklarının verimliliği , Romalılar için burayı cazip hale getirmiş ve Zengin Romalılar Pompei'ye yerleşmişler . Zenginliklerinin göstergesi olarak , çok büyük ve şaşaalı Evler inşa ettirmişler . Evlerini havuzlar ve heykellerle süslemişler ... Şehirde gelişmiş kanalizasyon sistemi var ... Yollarda ara ara daha yüksek taşların varlığı dikkatimizi çekiyor ve rehberimizden bu taşların halkın , yağmurlu havalarda , ıslanmadan karşıdan karşıya geçsin diye düşünülmüş ve tasarlanmış taşlar olduğunu öğreniyoruz . - İstanbul Halkı uyan artık 1700 yıl önce halkını düşünen Belediyeler sözkonusu -    ( Ancak , bu yüksek taşların ara ölçüleri , At Arabalarının tekerlek arası mesafesine göre de ayarlanmış durumda , araçların yollardaki işleyişini bozmuyor yani ).  Araç girmesini istemedikleri yollara da mermer bloklar yerleştirmişler ... Tabii her çağda ve her toplumda olduğu gibi bir yanda zenginler , öte tarafta yoksul köleler ve kölelerin yaşadığı kenar mahalleler ... Şehrin en önemli yapısı Forum ... Forum'da zengin Romalılar için eğlenceler düzenleniyor , Eğlence olarak tercihleri ise ya vahşi hayvanlar arası , ya köleler arası , ya da vahşi hayvan-köle arası dövüşler ... Kısaca vahşet ... Pompei , Forum Alanının etrafında büyümüş bir şehir ... Anfiteatre , Tiyatrolar , Hamamlar , Tapınaklar , Dükkanlar ... 
Ve tarihçilerin yorumuyla 24 Ağustos 79 yılında , öğlen saatlerinde (Saati bilmek çok ilginç geldi bana ) Vezüv Yanardağı uyanıyor ve kendisi uykudan uyanınca , Pompei'yi acı dolu 2000 yıllık uykuya ve karanlığa gömüyor ... 
Vezüv , kızgın lavlarını Pompei'nin üzerine boşalttıkça , şehir ve halkını yutuyor kızgın lavlar ... Ve birkaç saat içinde tarihten siliyor bir daha dönmemecesine ... 
Ve yüzyıllar sonra 1700 lerin başında bir İtalyan Köylünün tarlasını kazarken rastladığı duvar , Pompei Uygarlığının yer üstüne çıkması için ilk kıvılcımı yakıyor ve Pompei şehrinde kazı çalışmaları 1748 yılında başlatılıyor . 
Pompei'deki kazılarda ortaya çıkarılan en çarpıcı eşyalar taşlaşmış insan ve hayvan bedenleri hiç kuşkusuz ... Ancak , kazı çalışmaları esnasında çıkartılırken un ufak dağılıyorlar ... Bunun üzerine Arkeologlar , objeleri , zarar vermeden çıkartabilmek adına , taşlaşmış lavlar arasında tespit ettikleri boşluğa özel sıvı dökmek suretiyle boşluğu kalıp haline getiriyorlar , lavları kırınca ortaya taşlaşmış insan veya hayvan bedenleri veya eşyalar çıkıyor ... İnsanların ve hayvanların nasıl panik içinde olduğu da gözler önüne seriliyor bu sayede ... Cesetlerin yüzleri ve vücut dilleri korkunun izlerini taşıyor ... Çocuğuna sarılmış anneler , birbirlerine sarılmış insanlar , kaçmakta olanlar , hayvanlarını da yanlarına alıp kurtulmaya çalışanlar ... Şehir gün ışığına çıktıkça , Vezüv lavlarını püskürtürken , o anda kim , nerede , ne yapıyorsa , olduğu gibi kaldığı görülüyor ve herşey günümüze bu son haliyle ulaşıyor ... Fırında pişirilen son ekmeğe kadar ...
  

Pompei'nin girişindeki Halk Mezarları 
                                     



Anfiteatre ...








Yağmurlu günlerde , halkı , karşıdan karşıya geçerken
yollarda biriken sulardan korumak için tasarlanmış
taşlar ... Ara mesafeleri , At arabalarının tekerlek arası
mesafelerine göre ayarlanmış ...   

                                                       










Genelev ve duvarındaki resimler  ...


Genelevin Odaları ... ( Odalar son derece küçük )


Genelevin içindeki resimler , tercihlere göre müşterileri
yönlendirmede kullanılıyor ... 
Genelevdeki başka bir oda ... 

 
Su Boruları

Şehre gelen Gemicilerin Genelevi diğer evlerden
ayırtedebilmeleri için binanın üzerine koydukları
işaretler ... 



Gemicilere Genelevin yolunu gösteren işaretler ...  




Araç girişini engellemek için kullandıkları bloglar ... 

Yunan Doğa Tanrısı Faun'un Bronz Heykeli
Zengin bir Tüccarın evi olan Casa del Fauno'da  ...  









Pompei Açık Hava Müzesinde sergilenen taşlaşmış Pompei'li  ...
Kazılardan çıkan herşey Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesine
taşınmış , Açık Hava Müzesinde çok az obje var kazılardan geriye kalan ...  








Pompei'den günışığına çıkartılan çoğu mozaik , resim , eşya , heykel ve taşlaşmış insan ve hayvan bedenleri , Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergileniyor ... Pompei'nin ruhunu anlamak için bu Müzeyi gezmek şart kısaca ...

Pompei'liler Büyük bir suç işlemiş olmalılar , ya da en büyük suçları bir yanardağa güvenmek mi ?  

Yavaş yavaş günbatarken , hüzün duyarak ayrılıyoruz bu antik kentten ... Otobüsümüze binmeden önce Antik şehrin çıkışında kurulan tezgahlardan Pompei Yüksüğü ve Buzdolabı Magneti seçiyorum  ... Otobüse bindikten sonrasını ise hatırlamıyorum , gözlerimi açtığımda Otobüsümüz , Otelimizin önüne yanaşmakta ...  



***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  



ROMA BALMUMU MÜZESİ ( MUSEO delle CERE )
Gittiğim her Şehirde ; Balmumu Müzesi ve Oyuncak Müzesi varsa , mutlaka gezerim . Roma'ya gitmeden yaptığım araştırmada Roma'da da Balmumu Müzesi olduğunu öğrendim ve "Roma'da Yapılacaklar Listesine" Balmumu Müzesini de ekledim .
4. Roma Günümüzde , sabah gezmelerini yaptıktan sonra sıra bu Müzeye geldi ... Yeri oldukça kolay , zorlanmadan bulduk ... Piazza Venezia'ya yakın...

Adresi
Museo delle Cere
Adres : Piazza SS . Apostoli , 68
00187  Roma

Kapının girişinde sizi Albert EİNSTEİN karşılıyor
İzafiyet Teorisi ile
Sonra Amerika'lı en ünlü 2 Erkek sırada ...
Barack OBAMA ve Brad PİTT



KLEOPATRA yine herzamanki gibi sere serpe  ...





































                                      

Pablo PİCASSO




















Uyuyan Güzel  hala uyuyor ... 






Müze içinde çekebildiğim fotoğrafları burada yayınlıyorum ... Müzeyi gezerken de dikkatimi çekmişti , fotoğrafları seçerken de bir kere daha farkettim ,  Balmumunu yapılan karakterlerin neredeyse tamamına yakını Erkek ... Bu çok ilginç geldi ...  Roma Balmumu Müzesi ortalama bir müze zaten ... Gezmek için zamanınız kalmazsa , Müzede de aklınız kalmasın ... Ama , yolunuz Londra , Amsterdam veya Paris'e düştüğünde Balmumu Müzesini mutlaka gezin , gezmeye - görmeye değer ... 

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  


SİMETRİLER VE HEYKELLER ŞEHRİ ROMA - 2.GÜN - NAPOLİ 

Sabah çok erken uyandık ... Bugün , Napoli ve Pompei 'ye gidiyoruz ... Ama , önce beklentimizin çok üstünde bir kahvaltı yapma şansımız oldu ... Daha önceki İtalya deneyimimizde , 3 yıldız , Kahvaltı , Temizlik ve Servislerinin ne olduğunu , aslında ne olmadığını iyi bildiğimizden , Hotel REGİO bu anlamda sınıfı geçti ... Tur Otobüsümüz yola koyulduğunda Roma saati ile sabah 08.30 sularıydı ... Yaklaşık 3 saat süren yolculuktan sonra Napoli'ye vardık . Bu arada özellikle açıklamak istediğim bir detay var ... Yol üstünde mola verdiğimiz Alışveriş merkezi / Cafe , eşe dosta ve kendinize ufak tefek hediyelik eşya almanız için en uygun yer . Bunu o anda bilmiyordum tabii ki ve alışveriş yapmayı es geçip , sadece kahve içip , enfes çukulatalarından yedim ... Ancak , Napoli ve Roma'yı dolaşıp hediyelikler ararken çok pişman oldum ... Yol üstündeki konaklama tesisi ne kadar ilginç olabilir ki diye düşünmeyin ,  buradakiler kadar güzel Buzdolabı Magneti , Limoncello şişeleri , Şişe tapaları , Tirpişonlar veya şehir rehberlerini başka bir yerde bulamayabilirsiniz , ben bulamadım ... Ayrıca , sadece saydıklarım değil , sayısız seçeneğiniz var hediyelik eşya konusunda ...
Napoli'de serbest zamanımız 1.5 saat idi . 1.5 saat içinde bir "Şehirseverin" bir şehrin kokusunu hafızasına alması çok zordur ... Gerçi , yakın çevremdeki Napoli'yi görmüş geçirmiş İnsanlar , Napoli'ye "gitmesem de olur" ortak paydası oluşturmuşlardı ama , eğer bir "Şehirkolik" iseniz her fırsatı değerlendirmek için elinizden geleni , hatta gelmeyeni yapmak istiyorsunuz , bu tamamen iç güdüsel ...
Ben de Roma'ya bu kadar yakın duran , özellikle Pompei'yi ve dolayısıyla Napoli'yi görmeden esas şehrim İSTANBUL'a dönmeyi varoluş amacıma uygun bulmadım doğal olarak ...
 Pompei'yi anlamak için izleyeceğim yol , Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesine götürecekti bizi , yaptığım araştırmalar gereği ... Eğer , Rehberimiz izin verseydi tabii ki de  ... Müzeye gitmek , bilet almak , içeri girmek , gezmek  ve fotoğraflamak  , hem de bütün bunları 1.5 saat içinde yapmak ... İmkansız dedi ve kestirip attı Sevgili Rehber ... Bu durumda en istediğim programlarımdan birini sildim yapılacaklar listesinden , çok üzülerek ...  Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi Dünyanın en iyi 2. Müzesi sayılıyor sergilenen eserler bakımından ... Hani , görmeden ölünmeyecek yerlerden ...  Amacımıza ulaşamayınca , bari elimizdekilerin keyfini çıkartalım dedik ve somurtuk olarak etrafımızı fotoğraflayarak geçirdik serbest 1.5 saati , bir de meydanın tam karşısındaki "Gambrinus Gran Cafe" de kahve içtik ... Şiddetle tavsiye ederim , bu eski Cafe'de zaman geçirin Napoli'ye giderseniz ... Bir de , Kırmızı Biberi çok ünlü Napoli'nin , Kırmızı Biber ve Zeytinyağı almadan dönmeyin yaşadığınız şehre , cimrilik ederseniz , çok kırarsınız Napoli'yi ...
Napoli , tipik bir Güney İtalya şehri ... Trafik kötü , Apartmanlar eski görünümlü , Balkonlarda çamaşırlar dizim dizim ... Görmüş geçirmiş durmuyor , Karizmatik ve Lider vasfı da yok ... Aksine , saldırgan ve orta halli her haliyle , daha çok siesta , daha az çalışma modunda  ... Trafikteki araçların neredeyse tamamı hasarlı , ama sahipleri hiç önemsemiyor , kaza yapıyor ve yollarına devam ediyorlar ... Bu durum , hayata bakış açılarının da göstergesi ...
" Napoli Mafya'sı Turisti sever , Dokunmazlar " dedi , Rehberimiz ... Bir rahatladık , sormayın ... Malumunuz , Güney İtalya , Mafya'sı ile de çok ünlü ... Trafikte Otobüs çaldıkları bile şehir efsanesi olarak anlatılıyor ... Napoli , Akdeniz ve Avrupa'nın en önemli Limanlarından ... Ayrıca , İzmir ile kardeş şehir ...
Entellektüel açıdan Bu Güney'li , Dünyanın ve Avrupa'nın en tanınmış ve Lirik tarzda en eski Opera Binasına -1737 yılında açılmış - " San Carlo " ev sahipliği de yapmakta .     Hem de oldukça iyi bir ev sahibi olarak ...

*** Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim , Aralık 2012 tarihinde (bizim seyahatimizden kısa bir süre sonra ) Ferzan ÖZPETEK , San Carlo Tiyatrosunda , VERDİ'nin La TRAVİATA'sını başarı ile sahnelemiştir   ...





     
Yol boyu  Napoli görüntüleri 


Güney'li Napoli'den yaşam biçimleri ...

San Carlo Tiyatrosu ... 
San Carlo Tiyatrosunun Girişi ...
Piazza del Plebiscito'daki San Francesco di Paola Kilisesi

Napoli Royal Palace - Ön cephesinde Napoli Krallarının Heykelleri
bulunmakta ... İmparator Napoleon da bir süre burada kalmıştır ...  















Royal Palace'dan görünüm ... 

Alış Veriş Merkezi Galeri Umberto 
Galeri Umberto'nun iç görünümü 





Galeri Umberto'nun Yer Mozaikleri ...



 







San Carlo Tiyatrosunun Önü ...  



Napoli'nin Kırmızı Biberleri ve Zeytinyağları
oldukça ünlü ... 

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  



SİMETRİLER VE HEYKELLER ŞEHRİ ROMA 

1. GÜN 
Freebird // FHY 693 sefer sayılı Pronto Tur'un Özel Roma Uçağı İstanbul'dan ayrılmak üzere havalandığında hala şüphelerim vardı , yanlış bir şehre mi gidiyoruz diye ... Aslında gönlümde yatan aslan   ; Sosyalist Leningrad ya da Eski Çar yanlısı - yeni Cumhuriyetçi St Petersburg 'du ... Yaklaşık 2.5 saat süren yolculuğumuz sona erip , Fiumicino Havaalanına indiğimizde de aynı ruh hali üzerimde pasaport kontrolüne girdim ... Kısacık süren pasaport kontrolunu , çok uzun süren bavul bekleme faslı gölgeledi ... Meğer , öğlen tatili olduğu için iş yavaşlamış , malum Siesta zamanına toslamışız İtalyan'ların ...Bavullarımıza kavuştuktan sonra , bir uçak dolusu Roma Gezginini , birkaç Otobüse - Otellerine göre tasnifleyip - dağıtarak , Şehir turu için yola koyulduk ... Yol boyu Rehberimizle tanıştık , Roma hakkında genel bilgiler aldık ve Şehir turunun başlangıç noktası Vatikan'a ve Vatikan'ın en az kendisi kadar ünlü ve uzun giriş kuyruğuna vardık ... Nasıl olduğunu anlayamadım ama , kuyruk çok hızlı ilerledi ve biz yaklaşık 45 dakika sonra Vatikan'ın girişinde bulduk kendimizi ... Vatikan , Şehir turu kapsamına sığdırılacak bir yer asla değil...  Zaten , kızım ve ben bu seyahate hazırlanırken Vatikan , Vatikan Müzeleri ve Sistina Şapel'e tam gün ayırarak Gezi Planımızı oluşturmuştuk ... Daha Kapısından girişte bu Planımız doğrulandı ... Vatikan , Katolik'ler için ayrı tariflenir mutlaka ama , Şehirseverler için de çok özel tarifi var bu Dünyanın en küçük , en Dindar , en Ruhani ve en Heykeltraş Ülkesinin ... Henüz kuyrukta sıra beklerken , kızım bir kez daha ne zaman geleceğimizi sormaya başlamıştı bile Roma'ya ...
VATİKAN - Cennetin Anahtarı ...
Yaklaşık bir saat süren Vatikan turunun ardından , Roma'ya doğru yola koyulduk ... Bu defa ki durağımız , Vittorio Emanuel - Meçhul Asker Anıtı ... Vittorio Emauel Anıtını Romalılar sevmiyor , sevmemelerinin nedeni , Binanın , şehrin siluetine uymaması , Şehrin eski ve muhteşem mermer rengini bozan duru beyazlığı    ( Bu duru beyazlığın nedeni ise Beyaz Brescia Mermerinden yapılmış olması ).
Binaya   " Düğün Pastası" ya da " Daktilo " diyerek bunu da bir küçültme sıfatı olarak kullanarak , ayırıyorlar Roma'dan bu Yapıyı ... Çok ilginçtir bu Meydan Roma'daki en ünlü 3 balkon'un 2 sine ev sahipliği yapıyor ... Birinci sıradaki Papa'nın önemli günlerde hıncahınç Hristiyanları kucakladığı Cennetin Anahtarı Vatikan Balkonuysa , diğeri Duce'lerinin Hitler'in izniyle Roma'lı hemşehrilerini selamladığı bu meydandaki balkon ile hemen karşısındaki binada Napoleon'un Anneciğine , Meydanı iyi görebilmesi için yaptırdığı , hatta bir gece sanki kimseye çaktırmadan kondurduğu balkon ... O kadar aykırı bir yapısı var ki bu Balkonun , o kadar Fransız kalıyor ki Roma'da ... Gecekondu bile olamıyor Roma için ... Meydanın estetiğini bozuyor ... Ama , Napoleon bütün Fransız kibiriyle damgasını vuruyor Roma'ya da neticede ...
Piazza Venezia'daki Vittorio Emanuele - Meçhul Asker - Anıtı
Napoleon'un Annesine Piazza Venezia'yı daha iyi görebilmesi için
sonradan ilave ettirdiği balkon ...Türkçe'de kullandığımız
"Piyasa Yapmak" Terimi bu balkonla özdeşleştirilmektedir ...


Palazzo Venezia' da Faşist Mussolini'nin Safkan İtalyan'ları selamdığı Balkon ...
Napoleon'un Annesi Maria Letizia Ramolino'nun  (Bonaparte) Balkonunun
tam karşısında ...  
Meçhul Asker Anıtının olduğu meydanda , Tur Otobüslerinin durmasına izin verilmediği için , otobüsümüz bir kaç kez meydanın etrafında turalamak zorunda kaldı , bu esnada rehberimiz de bir daha buraya gelmeyip alışverişe gidecek misafirlerini  düşünerek gereken bilgileri fazla fazla verdi , ama biz daha sonra gelip , Düğün Pastasının içini gezmek ve fotograflamak istediğimizden , turun kısalığına üzülmedik , tam tersine bir sonraki durağın neresi olacağını kestirmeye çalıştık ... Ve Colosseum'un önünde bulduk kendimizi ... Tipik fotoğraf çektirme telaşında , objektiflere benzer pozlar düşerken - parmağımızın ucuyla Colosseum'a dokunur vaziyette - yavaş yavaş hava kararmaya başlamıştı Roma'da ...
İS 72 yılında İmparator Vespasianus tarafından inşa edilen ,
Ölümcül Gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin yapıldığı
Colosseum ... 
Colosseum , bizim Aile üzerinde etki bırakmayınca - sanırım misyonunu fazlaca vahşi bulmaktayız , bu yüzden
 nasıl bir tarih sayfasına tanıklık ettiğimizin üzerinde durmadan - Tur Otobüsümüzün içinde , bundan sonraki durağı beklemeye başladık ... Otobüsten indiğimizde artık gece düşmüştü Roma'ya , meydanlar ve meydanlardan daha ünlü çeşmeleri , gece kıyafetlerine bürünmüş ve en gözalıcı mücevherlerini takınmıştı ışıl ışıl , bu büyülü Kenti daha da çekici kılıyordu , geceye bıraktığı pırıltılar ...
Colosseum'dan sonra , elimizdeki bozuk paraları Trevi Çeşmesine atarken pozlar vermeye başladık ... Nam-ı diğer Aşk Çeşmesinde ; tanıdık kalabalıklar , bildik dileklerle , ya eurolarını ya kendi para birimlerindeki bozukluklarını , isteklerinin hemen orada gerçekleşmesi telaşıyla atmaktaydı suya ... Üstelik Paranın nereye düştüğünü takip bile edemeden ...
Düşlediğimin aksine telaş içinde Aşk Çeşmesi ... Etrafındaki turistlerden yılmış , sanki , şu gezegende herkes sevdiğine kavuşsa da , Trevi de bir rahatlasa ... Huzur bulsa ... Sakin sakin , salına salına Roma ile kucaklaşsa ... İnsana hissettirdiği bu , sularını şarıl şarıl akıtırken ...
Artık gerçekten yorgunuz ama , Rehberimiz , bizi iyi ağırlamak adına ve görevini harfiyen yerine getirme bilinciyle , yürütmeye devam etti ... Trevi'ye "Arrivederci " deyip , Piazza del Popolo'ya kadar son adımlarımızı ata ata , hatta ayaklarımızı sürüye sürüye yürüdük ... Piazza del Popolo'da
hepimiz , uygun bir mermer parçası bulup , üzerine tünedik ve Rehberimizi bu duruşumuzla dinledik , Popolo'yu özelleştirirken ...
Rehberimiz ; Haydi Otelimize" dediği anda sevinçten havalara uçtuk ... Otelimiz ; OTEL REGIO , Termini ve Piazza Repubblica'ya yakın , 3 yıldızlı olmasına rağmen beklentimin üzerinde temiz ve konforlu bir Hotel  ... Ancak , biz Otelimize varana kadar saat Roma saati ile 22.00 civarı olduğundan açlık sınırının ötesinde çok aç ve yorgunluk sınırının ötesinde çok yorgunduk , açlığımızı bastırmak için Rehberimizden yakın yerde , iyi bir Restaurant adresi almak için sıramızı bekledik ... Aldığımız adres , gidene kadar ve yemekleri sipariş edene kadar muhalefet yapmama neden olsa da , yemekleri yedikten sonra fikrim tamamen değişti ... Tabii ilk gün olması nedeniyle iştahımız Pizza ve Spaghetti ile bilendiği için Menülerine bakma gereği bile duymadan , en vejeteryanından yemeklerimizi sipariş ettik ... Ancak , sanırım bir daha asla yapmayacağım bir şey yaparak önce su , ardından çay , sonrasında sebze çorbası , yanında cola ve nihayetinde Penne Arabbiata ile kırmızı sofra şarabı içerek bastırdım açlığımı , yani önce gözüm doydu , hepsinden birer kaşık-çatal alarak da nefsimi körlettim ... Yemeğimiz bitince , otele dönerken yol üstündeki "Giuliani" de Kahvemizi içtik ve tatlılarımızı yedik ... Kendimizi Otelimize attığımızda geceyarısını çoktan devirmişti Roma ... 
1. günün sonunda bir  "SANATSEVER ŞEHİRKOLİK" olarak şuna çok emindim : " ROMA'yı GÖRMEYİ HAKSIZ YERE ÇOK GERİLERE BIRAKMIŞIZ " ve bu durumda " ROMA ; BİR KEZ DAHA GELMEYİ KESİNLİKLE HAKEDİYOR " ...
Hotel REGIO
Adres : Via Volturno , No: 22
00185   ROMA
İlk Akşam yemek yediğimiz " La Famiglia Restorante  Pizzeria "
Adres : Via Gaeta , 66 , 00185 Roma  
Yemekten sonra (Otele ve La Famiglia Restorante'ye)
çok yakın "Giuliani" 'de Kahvemizi içip , tatlımızı yedik ... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  




CESKY KRUMLOV ORTA ÇAĞ FESTİVALİ //                       ÇEK CUMHURİYETİ
Bu sefer Prag için değil, Cesky Krumlov için yollardayı. Chesky Krumlov, Çek Cumhuriyetinde tipik bir Ortaçağ Kasabası. Otobüsle gitmek için Na Knizeci Otobüs Terminalinden bilet aldım. Prag - Chesky Krumlov arası yaklaşık 3 saat sürdü. Yol boyu gelincik tarlalarını seyrettim, bir de Kapalı devre yayın yapan TV'de "i Perinche" adlı müzikal filmin fragmanlarını izledim durdum.

Hava, Orta Avrupa havası, Haziran ortasında bile serin. 18 Haziran günü de Chesky Krumlov'da oldukça sıkı yağmur yağıyordu ve T-shirt ile donuyordum. ( İlk dükkandan kazak almak zorunda kaldım ) Zaten, etrafın o kadar yeşil olmasının yağmurdan başka bir açıklaması da olamaz !
Bu Kasaba, Vltava nehrinin kenarında, Vltava kesinlikle bu kasabaya da Prag'a yakıştığı kadar çok yakışıyor. Festival için etraf tam bir tiyatro sahnesine dönüştürülmüş ; Ortaçağ giysileri içinde, el ürünleri satan satıcılar, tam o zamanları yansıtan şaklabanlar, illüzyonistler, falcılar, ateş yiyenler, yılan dansçıları, eski zaman giysileri ile salına salına dolaşan ve tezgahlardan kah alış veriş yapan, kah fotograf için poz veren yerli Halk ve bir de benim gibi fotoğraf makinası elinde turistler.
Bu festival henüz Türk turizminde literatüre girmemiş durumda ama, bu Ortaçağ Kasabasını görmek isterseniz gidiş tarihinizi festivale denk getirmenizi özellikle öneririm.
Hatta burası o kadar Ortaçağ görünümlü ki, Halkının beslediği bir "Boz Ayı" tabloyu çok güzel tamamlıyor.Benim , -her zaman olduğu gibi- yeterince vaktim kalmadığından ( dönüş otobüsüne nefes nefese yetiştiğimden ) "Balmumu" ve "Kukla" müzelerini gezemedim ama, size bu zamanı ayırmanızı ve gezmenizi şiddetle tavsiye ederim ...

Ayrıca , prag'da da Balmumu Müzesi var ...  













































İnanmayacaksınız ama Prag'a dönüş otobüsümüz ... :))







 Cesky Krumlov Ortaçağ Festivali

Önemli bir not : Chesky Krumlov'a da yol arkadaşım Sevgili Yeğenimle gittim . Fotoğrafların bir kısmı kendisine aittir , fotoğrafları ile bloğuma vermiş olduğu desteğe teşekkür ederim.
*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2011 Haziran Ayında Chesky Krumlov'da çekilmiştir ...


LÜKSEMBURG
07.02.2014 CUMA
Stub icon Lüksemburg, Avrupa'nın en küçük ama, buna karşılık en zengin ülkelerinden biri.
Lüksemburg'a gitmeden önce yaptığım araştırmada "bir şehirkoliğin aradığı" tarz bilgilere ulaşamadım, ben de aradığım bilgileri kendi deneyimim ile kazanırım dedim düştüm yollara.
Lüksemburg; Vadiye kurulduğu için 2 katlı bir şehir, "Şehri Fotoğraflarda Yaşatmayı Seven bir Şehirkolikseniz" bu özelliği ile çok fotojenik, yukarı şehirden aşağı şehri- diğer adıyla Grund'u, ya da tam tersine Grund'daki Alzette nehri boyunca Lüksemburg'un yukarı yerleşimini fotoğraflamak oldukça estetik anılar biriktirmenize olanak sağlıyor. 
Lüksemburg'da gezilecek görülecek yerler olarak gezi rehberlerinde; Adolphe Köprüsü, Kızıl Köprü, şehrin tek katedrali olan Notre Dame, Charlotte Heykeli, MUDAM (Grand-Duc Jean Modern Sanatlar Müzesi), Hamilus Meydanı ve Paris Meydanı ile Kazamatlar ve ilkbaharda Alzette nehri boyunca sıralanan Grund'daki cafe ve restaurantlar öneriliyor. Kesinlikle bu önerilere uyulması gerekiyor, zaten şehir o kadar küçük ve derli toplu ki, şöyle ağız tadıyla kaybolamıyorsunuz bile, yolunuzun üzerinde selamlıyor sizi bir şekilde gidilip görülmesi gereken yerler...
Lüksemburg Büyük Dükalık Sarayı 
Grand-Duchess Charlotte heykeli ... Fransız Sanatçı Jean CARDOT tarafından yapılmış ve Place de Clairefontaine'de bekliyor konuklarını ... 
Alzette nehri ve Grund

Surlar ( Kazamatlar ) 

Neumünster Abbey'deki Johanneskirche ( Aziz John Kilisesi )  

   
Johanneskirche'nin giriş kapısı detayları
Johanneskirche'nin iç detayları
              
                                                            
Bu fotoğraf  www.wikipedia.org alınmıştır
Bu fotoğraf www.wikipedia.org alınmıştır 
  
                      
Neumünster Abbey Lüksemburg; Grund'da, Alzette nehrinin kenarında, tarihin çeşitli dönemlerine hapishane, polis merkezi ve kışla olarak tanıklık etmiş, 1997 yılından bu yana halka açık toplantı yeri ve kültür merkezidir. Naziler, Lüksemburg'u işgal ettiği zaman kendilerine direnenleri buraya hapsetmiş. 
Bu mahkumlardan en tanınmışı Heykeltraş Lucien WERCOLLİER.  

                                                
                                                
Lüksemburg'da Şubat ayındaki kültür etkinlikleri

                                              
        

        

                      Kültür merkezinde Çinli sanatçıların sergisi vardı (18 Ocak - 9 Şubat)  


Grund'u keşfettikten sonra hedefimiz üst kat'ı dolaşmak.
Dışişleri bakanlığının önünde park ettikten sonra-Ülkemle bir fark daha- Charlotte heykeli ile fotoğraf çektirerek başladık üst kattaki Lüksemburg günlerine. Lüksemburg zengin, soylu, güçlü, kararlı, biraz bencil, fazlaca yanlız, oldukça durağan, renkleri tek renk olarak tanımlayan, kuralcı, kısaca Avrupa'nın mavi kanı.
Lüksemburg, İstanbul'lu için yaşaması zor bir şehir. Biz hareket olmadan yapamayız, Oysa Lüksemburg , bütün zengin, aristokratlar gibi, gürültüyü ve hareketi sevmiyor. İstanbul'un aşırılıklarından hoşlanmıyor. İstanbul; aklına eseni yapar, kalabalıklar ve sesler olarak tarifler yaradılışını. Halk sınıfıdır. 
Bu duygular ve düşünceler eşliğinde dolaştım ara sokaklarında. Büyük Dükalık Sarayı karşıma çıktığında bir kez daha çok farklı olduğumuzu anladım, Sarayın zilini çalsam, Büyük Dük Henri Albert Gabriel Felix Marie Guillaume açacak kapıyı eğer evdeyse, o kadar yakın ve içiçe. Hele bir kaç sokak ötede Kültür bakanı ile arabasına binerken karşılaşınca -koruma ordusu olmadan-, kararımı verdim değerlerimizi muhafaza ederek öğreneceğimiz çok şey var Lüksemburg'tan ; hem siyasette, hem eğitimde, hem kültürde, hem hizmet sektöründe, hem iletişimde, hem ... 
Kahvemizi  Hôtel Français'da yudumladık, dondurmalı kreple tatlandırarak, etrafı mutlu mesut seyrederken... 


                    
Tekrar yollara döküldüğümüzde akşam çökmeye başlamıştı Lüksemburg'a. Büyük Dükalık Sarayının yakınındaki çukulatacı Nathalie'nin "Çukulata evini" görünce çukulataseverler için günün son karesi olarak fotoğraflayıp, şehre yavaş yavaş gecenin inmesini seyrettim arabadan... 

08.02.2014 CUMARTESİ
Lüksemburg'daki 2. günümüzde yağmurlu bir Lüksemburg sabahına uyandık. Lüksemburg'un havası o kadar tertemiz ki, uyanınca ilk olarak pencereyi açıp bu havayı solumak istiyorsunuz taze taze. Güzel bir kahvaltının ardından yollardayız. İlk durağımız Lüksemburg'tan yaklaşık 25 km. güneydoğuda yer alan Remich Kasabası ve Moselle nehri. Moselle nehri; Lüksemburg ile Almanya arasındaki sınır. Tabii, lafın gelişi sınır, artık sınır tanımadıkları için bir Almanya oluyorsunuz, bir Lüksemburg, Moselle nehrinin üzerindeki Remich Köprüsünde. 


Remich Köprüsü, tam ortasında durduğunuzda bir ayağınız Lüksemburg,
bir ayağınız Almanya . Yani, bu köprü 2 ülke demek aynı anda.
Moselle nehri ve barındırdığı yaşamlar 
Wil LOFY - Bacchus 
Moritz NEY - Nemesis

Pastane vitrini tam sevdiğim gibi ... 


Manon BERTRAND - Laundrywomen
Yağmur oldukça şiddetli yağdığı için alelacele fotoğraflayıp, Schengen Kasabasına doğru yola devam ediyoruz. Schengen ile Remich arası 9-10 km. Bu küçücük Kasabanın bizim açımızdan büyük büyük önemi var. Bir türlü giremediğimiz Avrupa Birliğinin temellerinin atıldığı bu Kasaba'yı bu nedenle biraz da buruk fotoğraflıyoruz. Schengen'i dolaştığımız günün ertesinde İsviçre Halkının oylamasında "AB'ye Hayır" çıktığını öğreniyoruz ve Ey Halkım diye düşünüyorum, birgün Biz de bu sonuçlara ulaşabilir düzeyde olalım. 

 


Lüksemburg'a dönüş yolunda gördüğümüz güzel yapıları , doğayı ve yön levhalarını çekmekten kendimizi alamıyoruz.




Lüksemburg'da alış veriş deyince akla ilk gelen kuşkusuz Villeroy Boch .
Villeroy Boch'un Grund'daki fabrika satış mağazasının Paskalya için hazırladığı vitrin. 
  

Akşam çökmeye başladığında varıyoruz Echternach'a. Akşam yemeğini Echternach'da Av eti lokantasında yedikten sonra, geceyi Johann Strauss II'nin "Die Fledermaus" (Yarasa Operetini) dinleyerek ve seyrederek sonlandırıyoruz. Die Fledermaus'un sopranolarından biri Bir Türk Sanatçısı- Onur ABACI. Operet daha keyifli hale geliyor bu nedenle.
Ruhumuz doygun, bedenlerimiz biraz yorgun, Echternach'tan dönerken arabada sessizce geceyi seyrediyoruz. 






Trifolion ve Sahnesi 
                                      
                                      
                                      

09.02.2014 PAZAR
Bugün rotamız önce Ettelbruck, ardından Vianden. Yine yağmurlu bir gün, ama, yağmur Lüksemburg'un doğasında var. Ülke o kadar yeşil ki, bu güzel Natura yağmurun gücü kuşkusuz.
Otobanda giderken fotoğrafladığım "Orman Hayvanlarının Köprüsü" günün anlamı ve önemi oluyor.



Ettelbruck, 2. Dünya Savaşında ne yazık ki Naziler tarafından işgal ediliyor. ( 1940 )
1944 yılında USA Army, komutanları General PATTON ile Nazileri yeniyor ve kurtarıyor şehri. Ettelbruck, General Patton'ı kucaklıyor, her yerde Patton ve USA Army izleri. Kent Meydanının adının "Patton Meydanı" olması gibi. 







Ettelbruck'de fotoğraf çekip, bir kahve içtikten sonra yolumuza devam ediyoruz Ortaçağ kasabası Vianden'e doğru.


Daha girişte, Ortaçağdan kalma Vianden Şatosu ile çekimine kapılıyorsunuz bu güzel eski zaman Kasabasının. Bir de Victor Hugo'nun bir zaman burada yaşamış olması ile iyice bağlanıyorsunuz. 



 
Restaurant Du Pont'ta sıcak çukulata içip, dinlendikten sonra Kasabayı keşfe çıkıyoruz. Alabildiğine yağmur yağıyor dışarda ama, öğrendik artık, çok sürmeyecek duracak yağmur ve biraz sonra bütün hızıyla tekrar yağmaya başlayacak. Şanslıysanız eğer, biranda gökkuşağını görebilir ve altından geçebilirsiniz. Dinen her yağmurun ardından güneş parlıyor bir anda çünkü. 
Our nehri, Vianden'i, bölüyor ortadan, ama, çok yakışıyor bu eski zaman Kasabasına. İlkbaharda, Our nehrinin kenarındaki cafe ve restaurantlar oldukça rağbet görüyor. 



Marie-Josee KERSCHEN-
"Le Badigeonneur, Le Musicien,Le Fou"
Güneş Saati

Karikatür ve Çizgi Film Müzesi 

  
Vianden'de Karikatür Müzesi olur da yarışması olmaz mı !!! Bu yıl Karikatür yarışmasının 7.si düzenleniyor ve konusu "Sandalye/İskemle". ( 2010'daki yarışmanın konusu "Ev Erkeği" ve 2008'dekinin "Ortaçağ Kalesinde Yaşam" )


Bir konuda uyarmalıyım, Lüksemburg Pazar günü dinlenen bir şehir. Açık herhangi bir dükkan bulmanız çok zor. Vianden'de de durum değişmiyor, Pazar günü olduğu için her yer kapalı. Sadece Finnshop isimli bu hediyelik eşya dükkanı açıktı ve ufak tefek alışveriş yapabildim Yüksük koleksiyonum için... 

Kapalı olduğu için sadece fotoğrafını çekebildiğim
hediyelik eşya satan dükkanların vitrinleri 





Ve Pazar Akşam yemeği için Lüksemburg'daki en iyi Çin Lokantası olan 
"Grand  Asia Restaurant"tayız. Pazar olduğu için onlar da saat 18.00'da açıyorlar kapılarını konuklarına ( Yani, saat 17.55'de kapalılar ) Lüksemburg, oldukça sakin ve sessiz Pazar'ları. 
Benim gibi İstanbul tutkunlarına göre hiç değil bu sessizlik, bu dinlenme hali.  
Lüksemburg gibi sessizce yiyoruz yemeğimizi, tadına vara vara ama, bizim sessizliğimiz İstanbul'a özlem duymaya başlamamızdan...

10.02.2014 PAZARTESİ
Bugün Ülke değiştiriyoruz ve Lüksemburg'tan Almanya'ya geçiyoruz, yani Remich'den Trier'e. Almanya'yı seviyorum, 23 yaşında "Acemi Seyyah" olarak ilk seyahatimi Almanya'ya Düsseldorf ve Hannover'e yaptım, hem de tek başıma.
 O zaman da çok sevdim, şimdi de. Lüksemburg'un aristokrat duruşundan sonra daha da çok sevdim hatta galiba Trier'in doğallığını. 
Trier, Moselle nehrinin kenarında, Almanya'nın en eski şehri ( MÖ 15 yılında kurulmuş ) ve Karl Marx'ın da doğum yeri. Roma'lılardan kalma Porta Nigra ( Roma surlarının giriş kapısı ) turistlerin en rağbet ettiği yapı. Ayrıca, şehrin merkezindeki binalarda çok güzel. Trier'de önce alışverişe zaman ayırdık çünkü, Lüksemburg'tan bir hayli ucuz. Alışverişten kastettiğim daha çok dış giyim ve hediyelik eşya. Aynı zamanda çoğu dükkanda sezon indirimi olduğundan fiyatlar iyice düşmüştü. ( örneğin 5 euro'ya hırka, 7 euro'ya yün kaşkol ve 50 euro civarında mont yada trençkot alabiliyorsunuz ) 


Şehir merkezindeki en hoş evlerden birinde "Kebab Haus" görünce şaşırmadık dersem yalan olur 











Zur Steipe Cafe Restaurant ve Trier Oyuncak Müzesi'nin bulunduğu Bina 






Trier'de "Zur Steipe" Cafe Restaurantta içtiğim Gulaş Çorbası çok lezizdi


Restaurant'ın tavanı ve aydınlatması çok şıktı



Gulaş çorbasının ardından Alman pastası yemeden kalkamadık ( Her zamanki gibi Elmalı Pastadan yana kullandım hakkımı )  

Restaurant'ın 2. katında Trier'in "Spielzeugmuseum" yani "Oyuncak Müzesi" yer alıyor. Ancak, pazartesi olduğu için kapalıydı, gezemedim, çok üzüldüm, tutkunu olduğum ve gittiğim şehirde varsa mutlaka gezdiğim Oyuncakların Müzesini Trier'de de olduğu halde gezememek ruhumu ezdi geçti. Almanyanın en eski kentinin çocukları hayallerini hangi oyuncaklarla geliştirdi bunu göremedim ama, müze ile ilgili araştırmalarım devam ediyor. Uçan Süpürgede ayrıca yayınlayacağım.


St Peter's Katedrali ( DOM ) 











Başpiskopos Johann Philipp von Walderdorff













                            Trier'de bir diğer ilginç çeşme, Willi HAHN tarafından 1977 yılında yapılan                                                  "Heuschreckbrunnen" (Grasshopper Fountain - Çekirge çeşmesi)











Karl MARX'ın doğduğu ev 

Klaus APEL'in 1984 yılında yaptığı "Brunnen des Handwerks" (Craftsmen's Fountain-Esnaf Çeşmesi ) olağanüstü detayları ile büyülüyor görenleri. 

Not : Lüksemburg'daki 5. günümüzü Alışverişe , 6. günümüzü dönüş hazırlıklarına ayırdık !
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Şubat 2014 tarihinde Lüksemburg, Remich, Schengen, Echternach, Ettelbruck, Vianden ve Trier'de çekilmiştir ... 

SOFYA
Bazı şehirler vardır ayak basar basmaz ait oluverirsiniz, yaşadığınız kenti anında unutturuverir size, yeni sevgiliniz oluverir. İşte Sofya, İstanbul'u unutturuverdi ayak basar basmaz. Hemen keşfetmeye çıktık, bavullarımızı apar topar Otele atarak. Sofya, Avrupanın en eski yerleşim yerlerinden biri, zaten dolaşırken her yerde karşınıza Roma kalıntıları çıkıveriyor, Komünist bloklara inat (Sosyalizmin ve Rusların izlerini silmek pek mümkün olamayacaksa da)
Sofya'da da, her şehirde olduğu gibi görülmesi olmazsa olmaz yerler var. İlgi alanlarınıza göre sıralama değişebilir tabii ama, "Şehri; geçmişinin izlerini sürerek dolaşmayı seven Şehirkoliklerdenseniz" aynı benim gibi, Müzelerden başlamak kaçınılmaz oluveriyor.

* Arkeoloji müzesi


* Earth and Man National Museum - Dünyanın en büyük Mineral Müzesi bu Müze


* Ulusal Tarih Müzesi


* İvan VAZOV Ulusal Tiyatro

 
İvan VAZOV; Bulgar Şair ve Yazar, Bulgaristan'ın Victor HUGO'su deniliyor. İvan Vazov Ulusal Tiyatro 1907 yılında Viyanalı Mimarlar Hermann HELMER ve Ferdinand FELLNER tarafından Neoklasik şekilde inşa edilmiş. Ülkenin en eski ve köklü tiyatrosu .
Adresi : Dyokan Ignatiy caddesi, No: 1000, Sofia


2013 de gösterimde olan Eserlerden bazıları






* Aslanlı Köprü


* Alexandr Nevski Katedrali - Bu Katedralin yapımında çivi kullanılmamış olması yapıyı daha da ilginç kılmakta.


* Vitosha Caddesi: Sofya'nın ana caddesi ve en ünlü  markalar bu caddede boy gösteriyor, bu ünlü ve şık mağazaların ve butiklerin arasına serpiştirilmiş pek çok cafe, restaurant ve bar var. Ticari değer olarak Dünya sıralamasında 22. cadde Vitosha. (Komunizm bu caddeyi de unutuvermiş galiba ) Vitosha Caddesinde dolaşırken, El yapımı ürünler satan bir mağaza dikkatimi çektiği için, bu çekime dayanamayıp girdiğimiz dükkanda, birbirinden güzel Seramik tabaklar, Masa örtüleri ve mutfak araç gereçleri ile sabun, mum, lavanta torbalarının dayanılmaz cazibesine kapılıyorsunuz. Birkaç parça ürün alıp çıkmayı başarırsanız ne ala, ucuza kurtarmış oluyorsunuz.    

* Serdica tarihi kenti : 



Sofya'nın Tarihi malum eski çağlara uzanıyor. M.Ö 8.-7. yy'larda Sofya'da Serdi adında Trak Kabilesi yaşıyormuş. Romalılar, Bölgeyi ele geçirince bu şehre Serdika adını vermişler. Böylece, Serdi'lerin şehri anlamına gelen Serdika önemli bir ticari ve idari merkez olmuş ...  

* Saint Nicolas Rus Kilisesi : Bazen de bir şehirkolik olarak şehre aşık olmazsınız ama, şehirdeki bir bina, bir heykel, bir cafe yada müze  körkütük şarhoş eder, cazibesi kim olduğunuzu, ne olduğunuzu, ne yaptığınızı, nereden gelip - nereye gittiğinizi unutturuverir, kaybolursunuz içinde, hikayesine ait olmak istersiniz, geçmişinde izinizi ararsınız ...
İşte Saint Nicolas Kilisesinde hissettiklerim bunlardı, benim olmasını isterdim, bu duyguyu bir de işe gidip gelirken yolumun üzerinde olan ama, birkaç yıl önce çok eski olduğu için !!! yıkılan "Bademlik Camii" için de hissetmiştim. ( Şimdi yerine çok büyük bir Camii inşa edilen ve aynı duyguyu hissetmediğim!!! ) 
Sofya da mutlaka gezilmesi gereken bir yer bu küçücük Rus Kilisesi.
Bulgarlar, Sovyet baskısı ortadan kalkınca en çok Kiliselerine sahip çıkmışlar, en çok Kiliselere gider olmuşlar.


* Vitosha Dağı : Vitosha Dağına çıkarak Sofya'yı seyretmek ... Şehri tanımaya çalışırken başka bir alternatif, rakım yaklaşık 2300 metre iken Sofya'yı ele geçirmek. ( Tabii 2300 metre Vitoşa dağının zirvesi )
Ağustos sıcağında dahi, yapacağınız yürüyüş için yanınızda kazak bulundurmanızda fayda var, Vitoşa dağı içinizi titretiyor. Ben yürümek yerine, Dağda yürüyüş yapmaya gelenleri seyretmeyi yeğledim ve komşu olduğumuz halde, kültürlerimizin ne kadar farklı olduğunu gözledim içim burkularak, hem de kıskanarak. Büyük çoğunluğu emekli yaş grubu olan Sofyalılar, sabah sporu yapıyorlardı, aynı saatlerde bizim emeklilerimizin evde TV karşısında oturduğunu veya hastanede muayene sırasını beklediğini düşünecek olursak farklılıklar ortaya çarpıcı olarak çıkıyor. Kimi yanlız, kimi eşiyle dostuyla, ya hafif koşu ritminde, ya hızlı adımlarla, yada sohbet ede ede ama yürümeye odaklanarak Vitosha dağında renkli görüntüler oluşturuyorlardı. Hayatın neresinden tutunduğunuz bu yüzden önemli, bu yüzden çocuklarımıza başka bakış açıları kazandırmamız gerekiyor, yaşlanmayı kabul etmemeleri için ...
Oksijene ve yeşile doyup, tekrar şehrin kalabalığına döndüğünüzde, Vitoşa caddesinde bir cafede oturup piyasa yapanları seyredin, pasta ve kahve eşliğinde. 

Sofya, Yüksük ve Çaydanlık Koleksiyonlarıma herhangi bir parçayı dahil edemediğim, ama kızımın Barbie Koleksiyonuna belki de en ilginç parçayı aldığım bir seyahat oldu. Bazı Ülkelerde - yasaklanan - Hamile Barbie, Sofya'dan, İstanbul'a geldi benimle, karnındaki ufacık bebekle ... 

BARCELONA // İSPANYA
05.04.2012 // 1. Gün
Pronto Tur ile Barcelona yollarındayım. Saat 18.00 'da uçağımız Barcelona'ya indi. Gümrük işlemlerinin ardından kalacağımız "Catalonia Barcelona Plaza Hotel" 'e geldik. Check-in işlemlerinin ardından - ki bu işlemler yaklaşık 1 saat sürdü - sevgili yeğenimle sırt çantalarımızı alarak düştük yollara. İlk hedefimiz Metro sistemini öğrenmek. Kaldığımız otel oldukça merkezi ve 4 * ama, en büyük konforu, kapısından çıkar çıkmaz metro durağının olmasıydı. Espanya durağında bindiğimiz Metrodan, Catalunya durağında indik.

Metro Durak levhası
Catalonia Barcelona Plaza Hotel,134 no.lu Oda  
Barcelona'ya giden her turistin başladığı nokta olan La Rambla caddesini tavaf etmekle başladık biz de. La Rambla, aynı Beyoğlu İstiklal caddesi. Dolayısıyla, etraf; cafe, restaurant, hediyelik eşya ve giysi dükkanları ile ressamlar, animatörler ve turistlerle dolu. En eski Cafe'si " Cafe de L'Opera", Saray Muhallebicisi kıvamında bir yer, fotoğrafladık ve kahvemizi daha az tanınmış, ama, daha eğlenceli bir yerde içmeye karar verdik. La Rambla boyunca uzanan sayısız hediyelik eşya dükkanından o gece sadece bir adet yüksük alarak kendi rekorumu da kırmış oldum. Eskiden, her dükkandan yüksük veya buzdolabı magneti alarak bavulumu taşınamaz hale getiriyordum. 2008 yılında sadeleşmeye ve minimalist olmaya karar verdiğimden beri, daha seçici davranıyorum koleksiyonlarım konusunda dahi :))
La Rambla Caddesinin bir ucu Plaça de Catalunya Meydanına çıkmakta, diğer ucu Limana ve Colomb Heykeline. La Rambla Caddesinin üzerinde pek çok ünlü markaya rastlıyorsunuz. En başta Hard Rock Cafe, FC Botiga ( Barcelona Takımının resmi Mağazası ), Zürich Cafe, Casa Beethoven ( Müzik evi // Kitapçı ), Mercat de Sant josep de la Boqueria - nam-ı diğer Sebze/Meyve Pazarı gibi bizim de ilgimizi çeken yerler sayılabilir. Ayrıca, çok hoş binalar var.
Plaça de la Boqueria 
Plaça de la Boqueria bu binalardan biri örneğin. Eski bir şemsiye dükkanı için yapılmış bu Art Novue Bina Barcelona'da en çok kullanılan simgelerden biri Ejdarha, bu binada da karşımıza çıkıyor.Karnımız acıkınca ve Tapas veya Paella yemeyi artık hakettiğimize kanaat getirince, başladık La Rambla üzerinde kriterlerimize uygun Restaurant aramaya. Sevgili yeğenim vejeteryan olduğu için seçme şansımız otomatikman azalıyor zaten. Üstüne üstlük garsonları, ışığı, koltukları, içerdeki müşteri profilini seçmeye kalkınca işin içinden çıkılamaz oluyor. En sonunda "Via70" Restaurantta karar kıldık ... 


Sebzeli Paella ve sebzeli Pizza ile yanında kırmızı şarap , Diet Coke sipariş ederek , 5 gün boyunca nasıl bir rota ile Barcelona'yı gezeceğimizin planını oluşturmaya başladık , " Barcelona ve Catalunya " Kitabımızı ve Haritamızı da açarak masaya. Paella, bildiğiniz pilav, deniz ürünleri ile yapılanlar daha popüler tabii. Ancak, biz sebzeliyi seçtik. 5 üzerinden 3 (*) verdim lezzetine.
Sebzeli pizza, İstanbul'da kesinlikle daha lezzetlilerini yediğimize karar verdik, hatta, İtalya'da yediklerimizden bile daha lezzetlisini yiyoruz İstanbul'da...
Otele döndüğümüzde ( Metro ile döndük - 5 Durak ) gece 24.00 sularıydı.

06.04.2012 // 2. Gün
Sabah Otobüs ile Şehir turuna katıldık. İlk durağımız Montjuic Tepesi ( Yahudi Tepesi olarak da adlandırılıyor ) oldu. Bu tepeye çıkarken yol üzerinde Barcelona Olimpiyat Stadının yanından geçtik, 1992 Olimpiyatları bu stadta yapılmıştı. Montjuic Tepesinin en güzel görüntülerinden biri kuşkusuz elele danseden halkdansçıları figürü ...

Bu tepeye isterseniz Teleferikle de çıkabilirsiniz. Bizim buna zamanımız kalmadı, bir başka sefere dedik ve üzülmemeye çalıştık bu duruma. Ancak, Barcelona'da yapılması gereken aktivitelerden biri Teleferik, yolunuz düştüğünde mutlaka teleferiği kullanmalısınız.
Montjuic'den baktığınızda bütün Barcelona ayaklarınızın altına seriliyor, ancak, benim gibi
"Şehri ara sokaklarında dolaşmayı severler yada mütevazice ayakları deniz seviyesinde olanlar" için değil, böyle tepeden bakmak şehre. Ancak, bu Tepede salına salına dolaşırken birşey dikkatimi çekti; kendini ifade etmek için "zemini" seçmişti Barcelona. Bir de eğer, Antoni GAUDİ olmasaydı, bu şehir farklı bir kimliğe bürünürdü şüphesiz ...




Montjuic Tepesinde zeminde yapılan şekiller

Montjuic Tepesinden sahile indik, sahil boyunca Tur Otobüsü ile dolaştık, 5 tane plajı var Barcelona'nın ve yaz geldiğinde insanlar iş çıkışı sahilde denize girip dönüyorlar evlerine. Bu arada 5 Nisan günü hava oldukça serin ve puslu olmasına karşılık denize girenler vardı Barcelona'da.
Barcelona kumsalı ve denize giren İspanyol 
Turumuzun sonraki durağı Sagrada Familia Katedrali oldu. Biz, bu noktada Tur'dan ayrıldık ve özgürce dolaşmayı tercih ettik. Sagrada Familia, Antoni GAUDİ'nin baş yapıtı. Bu görkemli binaya yeterince zaman ayırmak gerekiyor, içini çok merak ettiğimiz için yaklaşık 2,5 saat gibi bir süre kuyrukta sıra bekledik. Dışı kadar, içi de görülmeye değer bir yapı Sagrada Familia.

Kuyrukta sıra beklerken etraftaki binaları da fotoğrafladık ...
Bu binalardan birinde İtalyan Arlecchino objektifimize
bu defa elinde dondurma ile yansıdı ... (Sagrada Familia'nın
karşısındaki İtalyan Dondurmacının Panosu )
Sagrada Familia Katedrali
Yapım aşamasında , Büyük Mimar GAUDİ'nin henüz tamamlayamadığı ve ölümüne de neden olan bu eşsiz katedral , GAUDİ'nin Barcelona'ya attığı en büyük imza hiç kuşkusuz ...

Sagrada Familia Giriş Kapısı tarafındaki heykeller 


Sagrada Familia giriş kapısı tarafındaki heykeller
Sagrada Familia








Sagrada Familia iç detayları ...


Dosya:Signature Antoni Gaudí.svg
Antoni Plàcid Guillem Gaudí i Cornet'in
imzası ...
Kişi başı 16,5 € ödeyerek giriyorsunuz
Sagrada Familia'ya.

Sagrada Familia'dan sonra rotamızı Güell Parkına çevirdik. Güell parkı, yine GAUDİ'nin şaheserlerinden. Burası da UNESCO'nun koruması altında. Güell Parkına gitmek için Metro kullanacak olursanız - bizim gibi - yaklaşık 20 dakika gibi kah yürüyerek, kah yürüyen merdivenleri kullanarak tepede kurulmuş bu şahane parka ulaşabilirsiniz. Tırmanma şeridi oldukça zorlayıcı olduğundan, taksi ile gitmenizi özellikle öneriyorum. Güell Parkı, Giriş ücreti ödemeden girdiğiniz nadir yerlerden Barcelona'da ...

Güell parkında en çok beğendiğimiz, pastaya benzettiğimiz 2 adet bina oldu.

Tabii Parktaki en popüler eser Gaudi'nin ejderhası

Parkın içinde Gaudi'nin yaşadığı ve şimdi Müze olarak ziyaretçilere açık olan evi de gezmek gerekiyor, Gaudi'yi damarlarınızda dolaştırabilmek için. 
Tam adıyla Antoni Plàcid Guillem Gaudí i Cornet, Art Nouveau akımının öncüsü Katalan Milliyetçisi bir Mimar ( Bütün sanal ansiklopediler bu şekilde tarif ediyor bu Ustayı ) . Hiç evlenmemiş, hayatını son eseri Sagrada Familia'ya adamış, hatta bu nedenle hayatını kaybetmiş. Sanırım bu Mimarın varlığı, Barcelona'yı Masal şehre dönüştürmüş.
Parkın her bir karışını dolaştıktan sonra, parktan çıkar çıkmaz karşıma çıkan hediyelik eşya dükkanlarından Gaudi'ye ait bulabildiğim kadar yüksük ve buzdolabı Magnetini alarak, düştük yine Barcelo'nanın ara sokaklarında kendimizi bulmaya.
"KENDİNİ BULMAK İÇİN SEN DE KAYBOL"
Yol üzerinde kemanla müzik yapan sokak müzisyenlerine rastladık ve onlara bir şans verdik, durduk dinledik.

Yaklaşık 30 dakika yürüdükten sonra, bu defa yine GAUDİ Usta'nın bence en muhteşem eseri olan Casa Mila'yı ( ya da diğer adıyla la Pedrera ) dolaşmak üzere kuyruğa girdik. Yaklaşık 1.5 saat kuyrukta bekledikten ve 15 € giriş ücreti ödedikten sonra, çok keyifli bir kayboluş başladı. Ancak, bir konuya açıklık getirmem gerekiyor. Casa Mila'ya gelirken o kadar yorulmuştum ki, kesinlikle bir cafede oturmam ve biraz dinlenmem gerekiyordu. Bu yüzden, yeğenimden ayrıldım ve Casa Mila'nın olduğu caddenin çapraz karşısında ve kahve kokusu ile beni kendine çeken Starbucks'ta bir fincan early grey çay içip, bir adet Fransız çöreğini acele acele yiyerek, bütün yorgunluğumdan sıyrıldım. Ben kendimi Starbucks'ta onanırken, yeğenim bilet kuyruğunda tek başına azimle bekledi. Üstelik yorgunluğumu bildiği için la Pedrera'yı tek başına dolaşmayı bile göze almıştı. Ama, ben çayı içip kendime gelince soluğu yeğenimin yanında aldım. İyi ki Sevgili yeğenimi yanlız bırakmamışım ve GAUDİ'nin bence en güzel eserini dolaşma şansını yakalamışım. Casa Mila, Barcelona'nın en güzel yapısı. Dünyadaki bütün Mimar, iç mimar, inşaat mühendisi, endüstri tasarımcıları, mobilya tasarımcılarının diplomalarını almadan önce bu binayı keşfetmeleri gerekiyor. Bu bina, başka türlü bakış açısını öğretiyor...











Binanın Baca Bölümü kesinlikle büyüledi biz. Bir basamağa oturdum ve uzunca bir süre huzur dolu olarak bu görsel şaheseri seyrettim. İnsana Kapadokya'yı çağrıştırıyor GAUDİ'nin Bacaları. Neden olmasın belki GAUDİ, Kapadokya'dan esinlenmişti, Casa Mila'nın dış detaylarını tasarlarken.
Casa Mila'dan çıkışta, çıkamadık. Shop'una uğrayınca takılıp kaldık. Kızıma "ALICE" kitabını aldım. Uzun uğraşlar sonunda. Aslında almak istediğim o kadar çok Kitap ve Kağıt Bebek vardı ki. Seçim yapmak oldukça zor oldu.


Kitap alış verişimiz de bittikten sonra artık gerçekten yorgunluktan ölmek üzereydik. Casa Mila'ya gelirken yol üzerinde gördüğümüz ve gözümüze kestirdiğimiz Cafe Buenas Migas Focacceria'ya oturduk. Apple Pie, Hindistan cevizli kek ve Ispanaklı Tart yedik, kahvelerimizi içtik, iyice dinlendik ve düştük tekrar yola. İstikametimiz yine la Rambla. Önce Hard Rock Cafe'de resim çektik, alışveriş yaptık, ardından yol üzerinde tesadüfen Paskalya Törenine rastladık, töreni seyrettik ve fotoladık. 
 La Rambla'nın Bar ve restaurant'larının olduğu meydan'da Ocana Bar'a oturduk ve " Thai Basil Sangria Ocana Cranberry"  içtik. Bu meydan oldukça güzel ve gece renkleri ile bir hayli etkileyici. Genelde; mum ışığında, Shangria içen ve Jazz dinleyen turistler var etrafta.  

THAİ BASİL SANGRİA OCANA CRANBERRY Tarifi
İçindekiler
Portakallı Brandy
Taze Nane
Taze Limon
Taze Sıkılmış portakal suyu
Beyaz Şarap
Soda
Hepsini karıştır ve taze nane ile süsle
Oldukça Lezzetliydi ...

Bardan ayrıldığımızda saat 24.30 olduğu için Metroya gitmeye teşebbüs etmedik, taksiye atladık. Ancak, eğer bir cumartesi akşamı la Rambla'dan taksiye binecekseniz, binmeyin, caddeyi başına kadar yürüyün ve Catalunya Meydanından bini. Hem trafik ışıkları, hem de insan kalabalığı yüzünden taksi bir türlü ulaşamıyor çünkü ana caddeye ve çok zaman kaybediyorsunuz.   

*** "KENDİNİ  BULMAK İÇİN SEN de KAYBOL" Pronto Tur'un reklam sloganıdır ...

*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2012 Nisan Ayında Barcelona'da çekilmiştir ... 

07.04.2012 // 3. Gün
Sabahları çok erken uyanıyoruz, günü kaçırmamak için. Yine, 08.00 gibi kahvaltı salonundaydık. Kahvaltı salonu fazlaca yumurta koktuğu için ( sanırım yumurtalı bulaşıkları yıkamalarında bir sorun vardı ) uzun ve keyifli kahvaltılar yapamadık. Daha çok acilen oradan kalkıp, yumurta kokusundan kurtulmak ve Barcelona'da yaşama karışmak için gereken zaman ne kadarsa o kadarını harcıyorduk sadece. Barcelona'daki 3.günümüzün programında Flamenko gösterisinin biletlerini almak, Mumya Müzesine gitmek, Picasso Müzesine gitmek, Hard Rock cafe'ye uğramak, Dali Müzesi Figueres'in tren biletlerini almak ve hala zamanımız kalırsa Park de la Cuitadella'ya gitmek, arada da birşeyler içmek ve atıştırmak var ...
Metro ile Catalunya Durağında indik, Hard Rock Cafe'nin önünden geçerken çeşitli fotoğraflar çektik ve Flamenko gösterisinin yapıldığı ve biletlerini almak için yanıp tutuştuğumuz "Palau de la Musica Catalana"'nın yolunu tuttuk. Sabah erken olduğu için fazla kuyruk yoktu, yaklaşık 30-40 dakika bekledik, biletlerimize sahip olmak için. Ertesi gün yani, 08.04.2012, 17.30 'daki gösteriye aldık biletlerimizi.




Adresler :
Hard Rock Cafe // Barcelona
Plaça de Catalunya, 21.
08002 Barcelona

Palau de la Música Catalana
http://www.palaumusica.org/
c/ Palau de la Música, 4-6
08003 Barcelona

Museu de Cera
http://www.museocerabcn.com/

Park de la Cuitadella
Passeig de Pujades and Passeig de Picasso
08003 Barcelona

Biletlerimizi aldıktan sonra kuş gibi hafif hissettik ve yol üzerinde Zara mağazasını görünce hemen daldık içine. Kızıma, siparişleri olan Zara ürünlerini alınca hayat daha bir keyifli oldu. Sonrasında durağımız önce La Rambla'daki Mumya Müzesi. Tabii yol üzerindeki mağazalara girip, çıkıp ufak tefek hediyelikleri toparlamayı da ihmal etmiyoruz. Kişi başı 15 € ödeyerek giriyorsunuz Museu de Cera'ya ve yaklaşık 300 önemli şahsiyetle tanışıyorsunuz. Ama, canımı yakan bir şey var, 20. yüzyılın ve hatta Dünya tarihinin en büyük Şahsiyeti, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Mumyası yok bu müzede. Tabii biraz buruk dolaştım bu nedenle!!! Müzeden çıkışta, Müzenin Cafesi olan Bosc de les Fades'de  soluklandık.









Kimi tıpatıp kendisi, kimi çok da benzememekte. Ama, hepsi eğlenceli ve renkli.
Müze kadar ünlü cafesi.
                    
Cafe'yi fotoğrafladıktan sonra tekrar düştük yollara. Bu defa canımız önce la Rambla'da salına salına dolaşmak ve karnımızı doyurmak istedi, ardından rotamız Picasso Müzesi. Birşeyler atıştırmak için Moka Restaurantı seçtik. Vegeteryan pizza, kadeh kırmızı şarap ve cola zero ile karnımızı doyduktan sonra, atladık taksiye doğru Picasso Müzesi. Yaklaşık 45 dakika kuyrukta bekledikten sonra aldık giriş biletlerimizi. Giriş kuyruğunda beklerken Picasso Müzesinin karşısında İnka Müzesi olduğunu gördüm ve içim o müzeyi de gezmek istedi ama, Barcelona gibi şehirlerde, 5 güne şehrin bütün zenginliklerini sığdırmak çok zor olduğundan maalesef İnka Müzesini gezmeye zamanımız yetmedi. Picasso Müzesini yaklaşık 2 saat gibi bir sürede hızlıca dolaştık.
 
Picasso Müzesinden çıkınca -ki saat 19.00 civarıydı- buraya yakın olduğunu bildiğimiz bir "Venedik Maske dükkanını" aradık bir saat, ancak, Paskalya tatili olduğundan ve İspanyollar Tipik Akdeniz kanıyla eğlenceyi çalışmaktan daha çok sevdiğinden neredeyse bütün dükkanlar kapalıydı, bu dükkan da kapalı dükkanlardan biriydi. İşi o kadar abartmışlar ki cafe, bar, restaurantlar dahi kapalıydı, açık bulduklarımızla yetindik sürekli. Onun için Akdeniz ülkelerine Paskalya dönemimde gidilmemesi gerekiyor esasen. Ama, özellikle Paskalyada tur fiyatları daha ucuz, daha cazip. Sanırım bu nedenle... Maske dükkanını bulamayınca biraz hayal kırıklığı yaşadık tabii. Saat 20.30 - 21.00 dolaylarında yorgunluktan bitap düşmüş vaziyette vardık Park de la Cuitadella'ya. Adım atacak halim kalmamıştı, üstelik çok acıkmıştım. Bir de gece inmeye başlamıştı Barcelona'ya. Korktum karanlıkta Parkı dolaşmaya, ayrıca, hayvanat bahçesini gezemeyecektik, çıktık parktan istemeye istemeye. Önce otelimize uğradık, ellerimizdeki eşyalardan kurtulduk, kendimize çeki düzen verdik ve atladık metroya doğruca Catalunya durağı, la Rambla ... Zurich Cafe'de sıcak çukulata içtik, ufak tefek alışverişlere devam ettik, bu akşamı uyuyarak geçirmek istiyoruz, 4. günümüz trenle Figueres'e gitmek için çok erken başlayacak çünkü. Saat 23.00 gibi otelimize döndük ve sanırım 23.30 gibi horlamaya başlamıştık.

08.04.2012 // 4. Gün 
Sabah 06.45 'de uyandık, apar topar giyindik, kahvaltı bile etmeden, atladık taksiye, doğru Barcelona - Sants Tren İstasyonuna ( sadece çantama 2 adet muz tıkıştırdım alelacele ). Yaklaşık 2 saat sürecek yolculuktan sonra varacağız durak; Dali'nin doğduğu yer olan Figueres. Barcelona/Sants - Figueres için adam başı ödediğimiz yol ücreti gidiş - dönüş 21.10 € ( dönüş bileti 24 saat için geçerli ). Tabii bizim zamanımız hiç yok, o yüzden aynı gün döneceğiz Barcelona'ya. Oysa Figueres'i gördükten sonra en azından 1 gün kalmak ve bu hoş kasabayı daha çok tanımak isterdim. Dali'nin yürüdüğü yollarda, ilham kaynağı olan ne varsa herşeyi görebilmek, dokunmak ve hissetmek isterdim.( Gala hariç :)) )
O gün tren yolu hattının bir bölümünde bakım çalışması yapıldığından, yolculuğumuzun o bölümünde aktarma yapıp, otobüsle devam ettik yolumuza. Gerçi, aktarma olacağını öğrendiğimizde biraz gerilmiştik ama, Katalan'lar bile bu konuda "rahatlarını bir kenara atmışlar" ve iyi organize olmuşlardı. Aktarma olacak tren istasyonunda onlarca görevli, bekleyen otobüslere kadar size eşlik edip, trenden inen son yolcuya kadar herkesin rahatca otobüse binmesini sağladılar. Aynı şekilde, 15 dakika süren otobüs yolculuğumuzdan sonra da, rahat rahat bu defa otobüsten trene sorunsuz aktardılar bizi. Günlük hayattaki alışkanlıklarını, çalışma esnekliklerini filan düşününce, bu organize olmuş görüntüleri çok ilginç geldi tabii. Figueres'e 10.30 civarında vardık, Tren'den inince, istasyondaki cafede bir fincan çay ve 1 adet Fransız çöreği yedim. ( Bu ilginç bir durum tabii, neden Fransız çöreği var , İspanyol çöreği yerine bunu anlayamıyorum )
Bu Kasaba'yı bu kadar çok sevmiş olmamı direkt Dali'ye, en direkt Akdenizli ruhuna bağlıyorum. İtiraf ediyorum Dali'yi "Bütün deliliğine rağmen" Picasso'dan daha çok seviyorum ve bu Kasaba'yı durağan ve daha yavaş işleyen bir zamanı kullanan Meksika'ya benzettim.
Dali'nin Tiyatro Müzesini çok kolay bulduk, pazar sabahı için erken sayılacak bir saat olduğundan hemen biletlerimizi kişi başı 12 € ödeyerek aldık ve 11.00 da Dali müzesini dolaşmaya başladık.
Burası eskiden Kasaba'nın "Tiyatro Binası" imiş . 1939'da yanmış. Dali, Müze yapmak istemiş ve çabalamış bunun için. 1974 yılında bu isteğini gerçekleştirmiş. Dali açısından bu Tiyatro binasının önemi 14 yaşındayken ilk resim sergisini burada açması. Bina da sürrealist. Kocaman yumurtalarla çevrelenmiş dış duvarı, içinde yağmur yağan Cadillac'ı ve kazanmayı özendiren Oscar heykelciklerini andıran heykelciklerle süslü iç duvarı ile, Dahi Dali'nin Hayran olduğu Mae West'in Yüzü olarak tasarlamış olduğu odası, bir Abraham Lincoln, bir Gala oluveren sihirli resmi, sahibinin şaşırtıcı mezarı ile bu bina da dahi ve deli ... kısaca Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí y Domènech ...
Ne kadar anlatsam, ne kadar fotoğraf eklesem, yetmez. Anlatmak, o büyüye karşılık gelmez.
Gidin ve görün, yaşayın ve hissedin. Üzerine bastığınız yerlere dikkat edin, arada başınızı yukarı kaldırın bakın, bakmayın - görün, çıplak gözle bakarken, vazgeçin bir de objektifinizden bakın, yere oturun inceleyin çevrenizi, çünkü , o bir dahi ... Ve eğer siz dahi değilseniz, yaptıklarınızdan farklı birşeyler arayın bu Tiyatro-Müze de. Çünkü, onun dehası ve deliliği farklı şekillendirmiş hayatı, objeleri, yapıları. Gala'nın yerinde olmak mı, Dali olmak mı daha gösterişli bilemedim dolaşırken, eserlerinin çoğu Gala veya Gala'ya yapılmış. Aşkın bu kadarına pes diyorsunuz. Tabii ilginç bir nokta, Paul Eluard'ın aşkı iken Dali'nin de aşkı olabilen GALA. 2 Büyük adamı kendisine aşık edebilmiş bu kadını merak ediyor insan doğrusu...

Adresler :
Dali Müzesi
Gala-Salvador Dalí Square, 5
E-17600 Figueres

Dali Jewels
Corner between Mª Àngels Vayreda Street and Pujada del Castell Street
E-17600 Figueres

Museu del Jouget
(Figueres Oyuncak Müzesi )
Hotel Paris / Carrer de Sant Pere 1 , 17600 Figueres

*** Dali Müzesinin biletini alırken , Dalinin 1941 - 1970 yıllarında dizayn ettiği Mücevherlerin sergi biletini de alıyorsunuz !!!



Image:Daliface.jpg

Theater Museu Gala Salvador Dali building from outside















Bu ilginç Müze'den erken ayrılmak zorundaydık, çünkü Barcelona trenine yetişeceğiz ki - Flamenko gösterisini kaçırmayalım. Ancak, Figueres de bir tane de Oyuncak Müzesi olduğunu biliyorduk ve bu Müzeyi gezmek de istiyoruz. Dali Müzesinde 2 saat kaldık ve biraz Dali ürünlerinden almak için Shop'una zaman ayırdık. Tabii Yüksük ve Buzdolabı Magneti topladım her zamanki gibi.
Oyuncak Müzesi, aynı İstanbul'daki gibi özel teşebbüs. Ama, İstanbul'daki o güzel Müze çok daha kapsamlı Figueres'tekinden. Bir kez daha SUNAY AKIN'a teşekkür ediyorum İstanbul'a bu armağanı sunduğu için. Kendimi eksik hissettirmediği için.







































Oyuncak Müzesi, Ulusal Kültür - 1999 ödülünü almış.

Trene yetiştik. 2.5 saat sonra Barcelona'da, bu defa Flamenco seyrediyor olacağız...

Figueres, Dali Müzesinden Barcelona'ya dönüşümüz biraz heyecanlı oldu, ineceğimiz durağı kaçırdık, kaçırmakla kalmayıp, sohbete daldık ve aklımız başımıza geldiğinde yaklaşık 40 dakika fazladan yol gitmiştik. "Kendini Kaybedip Şehri Dolaşmayı Sever Şehirkoliklerdenseniz" 40 dakikalık kaybolmaktan haz duyarsınız. Ancak, o gün, o saatte bu hazzı duyamadık, tam tersine panikledik. Çünkü, elimizde kapı gibi Palau de la Musica Catalana'da, 17.30 Flamenco gösterisinin biletleri ...


Saat 16.20 itibariyle nerede indiğimizi bile bilmediğimiz bir yerlerde. Yetişmeliyiz, yetişmeliyiz, yetişmeliyiz ( başka cümle kuramıyoruz ) Kan ve ter içinde saat 17.26 itibariyle girdik kapıdan içeri. Flamenco, Güney İspanya'nın Endülüs Bölgesinin Müziği ve dansı olmakla birlikte bu binada bir Flamenco gösterisi izlemek iyi bir deneyim oluyor.
Bina gerçekten olağanüstü güzel ...  












Barcelona'daysanız ne yapın ne edin, bir de Flamenco ısmarlayın kendinize  ama ,"Şehrin Sesinin Yüreğinizde Çizgiler Bırakmasını Seven bir Şehirkolik" iseniz boşverin parayı pulu hesaplamayı, gidin Palau Musica Catalana'da seyredin ve dinleyin Flamencoyu ...  



Flamenco bitince, Palau Musica'nın fotoğraflarını çekmeye devam ettik. Karnımız acıkınca gideceğimiz adres belliydi bu defa. Şapkamızı, Pablo Picasso'nun tercihlerine çıkartmak istiyorduk. Bunun anlamı 4 Cats'de aldık soluğu. 4 Cats ( Katalanca adı : Els Quadre Gats ), 1897 yılından beri faaliyette olan cafe-restaurant, picasso müdavimlerinden buranın ...
İşte 4 Cats Cafe-Restaurant ...  http://www.4gats.com/  






Garsonları oldukça ukala ve ebeveyn tavrı ile yaklaşsalar da, burası Picasso'nun müdavimi olduğu, sergi açtığı entellektüel bir ortam. Barcelona'daki önemli cafe - restaurantlardan biri.
Masanıza oturunca önce zeytin servis ediyorlar. 4 cats de tercihim " escalivada ( roast pepper, onion and eggplant ) with tuna oldu, sevgili yeğenim "spinach and ricotta ravioli with cheese cream" ısmarladı. Birer kadeh beyaz ve kırmızı şarap içtik sonrasında da kahvelerimiz geldi. Amaç, yemek yemekten çok, Pisacco'nun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmekti.  
4 Cats'den çıkınca yine la Rambla yollarını arşınladık. Yorulduğumuzda, Catalunya Meydanında birer kahve ve Pasta ile geceyi bitirdik ve metro ile otelimize döndük. 

09.04.2012 // 5. Gün
CASA BATLLO 
Barcelona'daki 5. ve son günümüzde Poble Espanyol'den önce, yine bir Gaudi imzası olan Casa Batllo'yu gezdik. Sabah çok erken uyandık, kahvaltıdan sonra - kahvaltı salonu yine oldukça yoğun yumurta kokuyordu bu nedenle alelacele çayımızı yudumladık ve attık kendimizi Barcelona sokaklarına. Yolumuz Casa Batllo nam-ı diğer Kemikler Apartmanına. Gaudi'nin 1906 yılında bitirdiği bu bina, Casa Mila, La Sagrada Familia ve Parc Güell ile birlikte Barcelona'ya kişiliğini kazandırıyor. Zaten, Barcelona Gaudi demek, Gaudi de Barcelona. Biri olmasaydı diğeri de olamazdı. O kadar birbirlerine aitler. Bir de Dali, Picasso ve Miro katılınca aralarına - zaman zaman - Barcelona, sadece Katalanların değil, insanlığın en büyük sürrealist kentine dönüşmüş. Kendini bile heyecanlandıran varoluş öyküsünü binalara yükleyerek...  










































POBLE ESPANYOL
Barcelonayı gezerken, görülmesi gereken yerlerden biri Poble Espanyol. Burası, Mont Juice Tepesine çıkan yol üzerinde, yapay olarak kurulmuş İspanyol Köyü. Köy dediysek, başka bir köy burası. 1929'da Uluslararası Fuar alanı olarak, İspanya'nın tüm bölgelerindeki mimari tarzları birarada göstermek üzere inşa edilmiş Poble Espanyol. Fuar bitiminde kaldırılması planlanan bu Köy, yıkılmamış ve Açık Hava Müzesine dönüştürülmüş tam aksine.



Poble Espanyol'e giriş için kişi başı 9.5 Euro ödüyorsunuz ve Kale kapısından giriyorsunuz bu İspanyol Mimarisindeki tüm örnekleri birarada barındıran Alışveriş Köyüne. Neler yok ki !
Elişi Mağazalarından, Butik Çukulatacılara, Venedik Maskçılarından, Espadrilcilere, Camcılardan, Müzik Aletlerine kadar pek çok mağaza ve Restaurant karşılıyor sizi. En keyif aldığım Dükkan Çukulata dükkanı oldu bu arada. Hangisini alacağınıza karar veremediğiniz yüzlerce çukulata arasından, uzun bir süre sonra yaptığınız seçimin yanına, kahvenizi de ısmarlıyorsunuz ve bu lezzetleri etrafın sessizliğini dinliyerek büyük bir keyifle yiyorsunuz,  bütün yorgunluğunuz terkediyor bedeninizi.  Günün tadını çıkartıyorsunuz  kısaca. Çok sakin, çok kendine özgü Poble Espanyol. Burayı dolaşmasaydım bir yanı eksik kalırdı Barcelona'nın. 









Leziz Çukulataların yapıldığı Çukulata Dükkanı




Poble Espanyol Tiyatro Girişi



















*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2012 Nisan Ayında Barcelona'da çekilmiştir ... 


PİRAN // SLOVENYA // ADRİYATİK KIYILARI
Slovenya'nın, Adriyatik'deki sahil Kasaba'sı Piran'a vardığımızda, bu kadar hoş bir balıkçı kasabası ile karşılaşacağımızı hiç düşünmemiştim doğrusu (Piran'ı görenler Slovenya'nın Amasra'sı diyorlar buraya ). Balık, Salata, Şarap ve Dondurmalı yemeğimizin ardından, fotoğraf makinamızla yapacağımız çok işimiz olduğundan, gruptan ayrıldık ve "Şehri Arka Sokaklarında Tanıyan Şehirkolikler" olarak düştük ara sokaklara. Ara sokaklar, gerçekten arada kalmış evlerin olduğu daracık ama, çok düzenli ve temiz, dolaştıkça insanın daha çok kaybolasının geldiği keşiflik sokaklar. Saymadım ama, sanırım 100-150 fotoğrafın ardından yorulduk. Küçücük ve çok keyifli meydanında, küçücük ama, her türlü içeceğin olduğu bir cafede Kahvelerimizi içtik ve hikayem bundan sonra başladı. Kahvemi bitirince gezgin ruhum dürtmeye başladı ve meydandaki birkaç dükkan ve cafeyi, hem fotoğraflamak, hem de Piran'a yada Slovenya'ya ait "Yüksük" ve "Buzdolabı Magneti" bulmak adına dolaşmaya başladım. Hediyelik eşya dükkanlarından birine girdiğimde içerde satıcı yoktu, tedirgin oldum önce, çıkmaya çalışırken satıcı geldi. Bir adet "Yüksük" ve 1 adet "Baykuş" Biblo aldım sadece ve satıcı Yüksüğü ve Baykuş'u paket ettikten sonra, Baykuş almamı ilginç bulduğunu söyledi. Baykuşları çok sevdiğimi öğrendiğinde, bir kutu getirdi, açtı, içinden birşeyler aradı. Sonra bulduğu şeyi bana uzattı. "Bu size" dedi. "Boynunuzda taşıyın, uğur getirsin"  verdiği, mavi camdan, baykuş şeklinde kolye ucuydu. Çok teşekkür ettim bu hediye için ama, asıl umut vermişti bana davranışı onun için daha çok teşekkür ettim. Tanıdığım herkese anlatıyorum bu yaşadığımı. Ne güzel !!! Dünyanın hiç tanımadığınız bir ülkesinde, hiç tanımadığınız, adını bilmediğiniz, dilini anlamadığınız, dinini hissetmediğiniz, yaşı ve sevdikleri konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı birisi, sizin sevdiğinizi anladığı için kendinden birşeyi, hiçbir nedeni olmadan size verebilme yürekliliğini gösteriyor. Umut neresinde mi ? Hayatı, verdiklerimiz daha anlamlı kılıyor , verdiklerimizin üzerine kuruluyor Hayat, baştan sona ... 
Bir kez de buradan Teşekkür ediyorum, Piran'da meydandaki dükkanlardan birindeki meçhul Satıcıya... İnsanlara güven duymamı sağladığı için ...    


Uzun zaman boynumda taşıdım Baykuş Kolyeyi ...

Batı Felsefesinde Sanatın ve Bilgeliğin simgesi Baykuşlar ... 

Piran'dan manzaralar



























*** Fotoğraflar ; nAifce tarafından 2011 Mart Ayında Slovenya-Piran'da çekilmiştir...

BURANO ADASI // VENEDİK
Venedik'te Turistseniz, Gondol'da Sevdiğinizle şampanya içmek ve Venedik'in ara sokaklarında dolaşmaktan  sonraki en iyi seçiminiz, Vaporetto ile Burano Adası'na gitmek olacaktır.
Burano, Nam-ı diğer Dantel Adası, rengarenk kök boyası evleri ve dantelleri ile sımsıcak karşılıyor misafirlerini. Evlerin rengarenk olmasının bir anlamı var tabii ki ! Malum, Venedik; Denizci ve Balıkçı bir Millet. Denizciler de, Balıkçılar da içkiyi sever. Burano'lu erkekler de hem Denizci, hem içkici ! O kadar zil zurna dönerlermiş ki evlerine, evlerini ayırt edebilsinler diye, eşleri her bir evi farklı renge boyayarak bu sıkıntının üstesinden gelmeyi başarmış. Bu gelenek hala devam etmekte. Bir gelenek daha var ki, Burano Adasını neşeli kılıyor. Adada her evin balkonunda veya bahçesinde veya kapısının önünde sakız gibi yıkanmış, mis kokulu çamaşırlar asılı. Eğer, evde evlenmemiş kız varsa, onun çamaşırları en ön sırada yerlerini alıyor salkım saçak. Hatta, buna ait bir de tekerleme de var "Çamaşırlarını balkonda istemeyen, koca evine gider " Çamaşır " öyle bir ritüel ki - adeta turistleri cezbetmek için yapılıyor gibi. Bir Kadının - hele İtalyansa - Cumartesi günü çamaşır yıkamaktan daha güzel uğraşları olacağını düşünüyorum. Çok kendine has, hoş bir ada BURANO. Zamanı unutturan bir sakinliğe sahip. "Zamanı durdurmayı bilen Şehirkoliklerdenseniz" Burano tam size göre. 
Bir yanınızda rengarenk evler, bir yanınızda uçuşan danteller, bir adanın ortasında , hayat en güzel hediye gerçekten ... 

Bu Küçücük Ada da bir de Dantel Müzesi var ...


















Söz konusu Venedik olunca Maske olmadan olmaz ... 



*** Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2011 Mart Ayında Burano Adasında çekilmiştir ...

VENEDİK KARNAVALI - 2011 // 04.Mart 07.Mart          
                                                         

                                                                          
                                   
Venedik'i Karnaval zamanı görmediyseniz büyük bir görsel şöleni kaçırmışsınız demektir. Planınızı yapın ve hazır olduğunuz Mardi Grass zamanı uçun Venedik'e. Karnaval'a karışın, unutun zamanı. Ne o an, ne gelecek, ne yaşadıklarınız ya da yaşanacaklar. Karnaval'da ihtiyacınız olan tek şey iyi bir Fotoğraf Makinası ve sevdiğiniz. 2011 yılındaki Karnaval'da bu keyfi yaşamış biri olarak biliyorum ki, Venedik'te en çabuk tükettiğiniz şey zaman. Eğer, Karnavalı yaşamak istiyorsanız gözünüzü başka günlük turlara çevirmeyin. Venedik'te kalın ve her anın tadını çıkarın, kah oturun bir cafede yanınızda "Arlecchino", kah yürüyün San Marco meydanında fotolayın pozveren Karnaval Kostümlü Venedik'lileri. Kah Gondol'da öpüşün sevdiğinizle, elinizde şampanya kadehleri, kah Karnaval Çöreğinizi batırın kahvenize teşekkür edin hayata, kısa ama keyf aldığınız o gün için.

    nAifce 'nin objektifinden Venedik Karnavalı - 2011






















*** Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2011 Mart Ayında Venedik Karnavalında çekilmiştir ... 
                               



İÇ YOLCULUK
" KENDİ İÇ YOLCULUĞUNU TAMAMLAYAN İNSAN , DÜNYAYI KEŞFE HAZIRDIR ..."                                                                 nAifce
" Ailenin bütün çocuklarını mezun etmiş , görmüş geçirmiş yada feleğin çemberinden geçtiği için çoğu sayfası yıpranmış , kiminin ucu kıvrık , kimi koptu kopacak , kimi dönencede dizgi yanlışı , kimi coğrafi sınırda hata , ama hala yürürlükte , kıpkırmızı cildiyle " BÜYÜK ATLAS " 'ı açınca önüme ... O günün kısmetine neresi çıkarsa artık karşıma ... Elimde bavulum , ayıcıklı pijamam ve tavşan terliklerimle ; ya Afrikada'yım , ya Hindistan Kıyılarında , Avrupa'ya biraz yüz ederek - ne de olsa oldukça yakın bizim eve -daha uzaklarda gözüm , kimsenin bilmediği , adını bilse de başkentini söyleyemediği kadar uzaklarda ...
Birgün Madagaskar'dayım- hele cikletin içinden çıkan ülke kartı da Madagaskar'ken neyleyeyim Almanya'yı, Fransa'yı , İngiltere'yi - , başka bir gün Tahiti 'de ...
Haftanın sonuna doğru eğlenceye yelken açıp , Brezilya'da Karnaval düzenlerken oyuncaklarıma , Peru'yu bir sonraki haftaya bırakmanın tedirginliği var üzerimde ... Ya beni almazlarsa haftaya ülkelerine ...
Ama , illa Avrupa olacaksa bari Liechtenstein olsun , ya da Kopenhag , belki İzlanda , Lizbon ' da yeni ufuklara Vasco de GAMA ile ... "
Kendimi bildim bileli seyyah olmak istedim ... Dünyayı karış karış dolaşmak ... Varolmanın ağırlığının , gittiğim kilometrelerle ölçülebilir olduğuna inandım ve herkesin doğrusuna inat , kendi doğrularımı yollarda aradım ...
Yolculuğa çıkamadığım zamanlarda , yolculuğa çıkmak için heyecanı olmayan insanlara heyecanlar yarattım... Ama , en çok yine kendim heyecanlandım ... Bütün yolculuklarımın sonunda , yolculuğa çıkmak fikrinin , yolculuktan daha sihirli olduğunu gördüm , yaşadım ... Yolculuktan önce yaptığım bütün hazırlıkların beni daha çok ilgilendirdiğini farkettim ...

" PARİS'TE OLMAK , PARİS'TE OLMAK FİKRİNDEN DAHA AZ HEYECAN VERDİ" 
" AMSTERDAM'DA YAPACAKLARIMI PLANLAYIP , GEZİ DEFTERİME NOTLAR ALIRKEN KURDUĞUM DÜŞLER , AMSTERDAM'DA DOLAŞIRKEN OLUŞAN GÖRÜNTÜLERDEN DAHA GERÇEKTİ" ...
Ve her yolculuğun biran önce bitmesini istedim , yeni yolculuklara başlayabilmek için ... Yani , her daim başka bir yolculuğa çıkmaya hazırdım, hazırım ... Dubai'den dönerken uçakta , " Lizbon'a Gece Treni " 'ni okuyordum bir sonraki durağım Portekiz olacağı için ...


Ve benim de yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var tıpkı Ataol BEHRAMOĞLU gibi :
" HAYAT , SUNULMUŞ BİR ARMAĞANDIR İNSANA "  "Ayıcıklı Pijama ve Tavşan Terliklerinizle başlamalısınız iç yolculuğunuza " ...

İLK YOLCULUK…

Hayatımın ilk yolculuğunu yazmak istediğimde, hangisi olduğuna karar vermek oldukça zor oldu. Belki ilk değil ama, benim " İlk Yolculuğum " olarak Günlüğüme not ettiğim, babamla yaptığım ilk ve son ve tek yolculuktur.
Annem, Babam, Ablam ve ben ; 1 hafta gemi ile Karadeniz sahillerini dolaştık.
Karadeniz'i, bir hafta süresince gemi ile dolaşırken yaklaşık 5 yaşındaydım. En küçük çocuklar olduğumuz için bu geziye çıkmaya hak kazanmıştık ablam ve ben. Karadeniz seyahatinden hala unutamadığım ; Trabzon'da, çisil çisil yağan yağmurda Sümela Manastırı'nı gezmemiz ve Sinop'ta, Gemimize Sinop Cezaevindeki mahkumların yaptığı, boncuk işi eşyaların getirilip, satışa sunulması. Annem, Nar Çiçeği renginde boncuklarla yapılmış bir bozuk para çantası aldı o gün.

1968 yılının Sonbaharında, kim bilir hangi mahkumun, kim bilir kaç gün - kaç gecede işlediği bu çanta hala duruyor modern dünyanın sürgülü gardrop odasında, çanta rafında - ama, artık kullanılmayanlar tarafında. Kim bilir adı neydi, suçu neydi, genç miydi? Kimbilir belki kan davası, belki düşünce suçlusu! Kaç senedir kucaklayamamıştı acaba sevdiklerini ve sevdikleri bekliyor muydu onu hala aynı aşkla. Belki de onun için rengi, Nar Çiçeğiydi bu çantanın. Sevdiklerine olan özleminden dokumuştu. Malum, özlem ; nar gibi çoğaltır yanlızlığı zamanın içinde.
Yıl 2012 ... Artık çıkmıştır cezaevinden muhtemelen, özgürdür ve iç yolculuğunu hapisteyken tamamladıysa, yolculuğa çıkmaya bile hazırdır, keşfetmeye dünyayı. 

Eğer " BİR ŞANS DAHA TANIRSAK YAŞAMASINA "
Hopa'dan ileri gidemeyip geri dönen gemimize yunus balıkları arkadaşlık etti, seyir boyunca. Gemi, İstanbul Boğazına girdiği zaman 5 yaşındaki bir bireyin algılayabileceği bütün renklerle , ne kadar olağanüstü bir şehri seyrediyor olduğumu anladım ve hala daha güzelini BULAMADIM.


Küçük bir Not : Annem ve Babam bir daha birlikte yolculuğa çıkamadılar. Babam bu yolculuktan 3 yıl sonra son bir yolculuğa çıktı, bütün sevenlerinin O'nu çiçeklerle ve dualarla uğurladığı. Annemse, uzun zaman ara verdiği yolculuğuna zaman zaman benimle, zaman zaman başka sevdikleri ile devam etmekte ...
nAifce

2 yorum: