GİRİŞ BİLETİ

BİR BİLET ALANA BÜTÜN HAYALLER ve BÜTÜN GİRİŞLER BEDAVA... 

"GEÇMİŞİN İZLERİNİN PEŞİNE BİR BİLET LÜTFEN"


İSTANBUL, İLKBAHAR ve LALELER

Yavaş yavaş İlkbahar kendini hissettirmeye başlarken İstanbul'da, ilkbahara en yakışanlar yani,Laleler, soğanlarından çıkmaya başladılar, inadına hayata güzellik katmak için, inadına yaşamak için, yaşamı ve barışı savunmak için... 
   
                     



Birarada çoklar, 


Tek başına özgür , 
  

Kimi erkenci, İlk olabilmek adına, 


Kimi aşktan yana, 


çoğunluğu savunanlar da var,


sadeliği ve açıklığı da... 

Ama, hepsinin ortak bir duruşu var "İlkbahar bizimle hayat bulacak" 

2016 Baharı geliyor dünyanın Kuzey Yarım Küreye yeniden ve herşeye rağmen yani, inadına... 


*** Fotoğraflar nAifc tarafından 2016 Mart ayında Göztepe Parkında çekilmiştir. 



WATERLAND'E GİTMENİN EN KOLAY YOLU


3 Günlük Amsterdam kayboluşumuzun bir gününü Van Gogh, Renoire, Picasso'nun da zamanlarını geçirdiği Volendam - Edam ve Marken'e ayırdık yani, Waterland'e.

Amsterdam Centraal'dan kalkan Otobüslerle gitmeyi ve bu bölge için satılan ve limitsiz tüm gün kullanılabilecek biletlerden almayı planladık.

Centraal Station'ın ana kapısından girdikten sonra hiçbir yere sapmadan, dümdüz binanın sonuna kadar yürüyüp, karşınıza gelen çıkış kapısından dışarı çıkıp, merdivenlerden yada asansörü kullanarak yukarı çıktığınızda Waterland için olan EBS otobüs duraklarına varmış oluyorsunuz. 

110-312-314-315 veya 316 no.lu otobüslerle gidebileceğiniz Waterland bölgesi biletini, otobüs'e binince, şöföründen de satın alabiliyorsunuz, bilet 10 €uro ve tüm gün o bölgede otobüslerle limitsiz dolaşabiliyorsunuz bu biletle.

 

Yaklaşık yarım saat süren yemyeşil yol boyunca size eşlik eden Hollanda görüntüleri tek kelime ile müthiş...    

Volendam Müzesinin önündeki durak yani, Volendam Central durağında inmek kasabaya girmek için en kolay nokta. 

Kasabanın girişinde Noel için kurulmuş olan küçük bir pazar/panayır yeri vardı ve noel alışverişi yapan insanlar hoş görüntüler oluşturuyordu.  



Liman tarafına yürürken objektive takılanlar :) 

Volendam, bir sahil kasabası, sakin, değerlerini koruyan, deniz ürünlerinin altından daha değerli olduğu tipik Hollanda'lı. 

Ama, sokaklarında dolaşmaya başlayınca Evleri sanki bir film stüdyosundaymışınız gibi hissettiriyor. 


Üçgen çatılı, küçücük evlerin o kadar ilginç detayları var ki, ya kapı zilinde, ya pencerelerde sergilenen biblolarda, ya bahçedeki ağaçlarda, çiçeklerde, ya da çatısında :)) 



Hayat bir yolunu buluyor: Mudanya'da, Safranbolu Yörükler Köyü'nde yada Volendam'da... 
Hollanda'nın Tahta Ayakkabıları yani klog'lar heryerde hayatın tam içinde. Ayağında klog ile dolaşan birini nadiren görsem de, Volendam'ın da en renkli kareleri klog'larla yapılan süslemeler.  



Sahil tarafı, Hollanda mutfağının lezzetlerinden ayak üstü atıştırabileceğiniz seyyar satıcılar,  hediyelik eşya dükkanları, cafe-restaurantlar ve barlar, geleneksel Hollanda kıyafetleri içinde fotoğraf çektirebileceğiniz Fotoğrafçılar ve Peynir Fabrikalarının satış yerleri ile dolup taşmış vaziyette ama, yol boyunca Volendam'lılar da size eşlik ediyor.  




Buarada en değişik ve ucuz buzdolabı magnetleri yada hediyelik eşyalar Volendam'da :)





Volendam'dan sonra hedefimiz Marken. Marken'de geleneksel tahta ayakkabıların- klog'ların- üretildiği fabrikayı gezmeyi planlıyoruz. Volendam'dan Marken'e gitmek için yaz aylarında tekneler var ancak, tekneler kış aylarında hizmet vermiyormuş. Otobüsle devam etmek gerekiyor bu yüzden kış döneminde.   

Marken için Boat iskelesi 

Ancak, Marken'e gitmeden Volendam'da balık yemek istediğimizden oturduğumuz 
Cafe-Restaurant De Vrijheid iyi bir seçim oldu. 


De Vrijheid en iyi Volendam restaurantlarından biri ve fiyatı da oldukça makul. 


Fishmix tabağını özellikle öneriyorum zaten, çoğu masa ortaya bu tabağı sipariş ediyor ürünlerin bi'lokma tadına bakmak için :)) 

(Vegan yeğenimden özür dileyerek yayınlıyorum bu resmi)

Kızarmış Dil Balığı da çok lezzetliydi.

 Zaman kaybetmek istemiyorsanız, ayaküstü Seyyar satıcılardan birşeyler atıştırmak isterseniz, turşu ve soğanla lezzetlendirilen Ringa balığını denemelisiniz.  

Malum Aralık ayı ve Kuzey'deyiz, hava erken kararmakta. Bu ya Marken'den ya Edam'dan vazgeçmemiz anlamına geliyordu. Edam ağır bastı ve Edam'a giden otobüslere bineceğimiz durağa yürüdük, Marken'den vazgeçtiğimiz için biraz üzgün ayrılıyoruz Volendam'dan.

 Aynı biletimizle yaklaşık 10 dakika sonra Edam'a vardık. 

Edam; Peynirci, çok romantik bir kasaba, burayı seçmiş olmaktan pişman olmadık. 



Bu küçücük Kasabada da nehir kenarında kurulmuş bir Noel pazarı vardı. 











Kasaba küçücük ama bir sürü peynir dükkanı var dayanılmaz bir durum sözkonusu ve Amsterdam'dan aldığımız halde peynirin başkenti Edam'dan da peynir toplamaya başlıyoruz kendimizi kaybedip :)) Biberli olanlardan seçiyoruz en çok. 
Korumak için dış yüzeyi kırmızı balmumu ile kaplı peynirlerin. 


Müzesi ve Tiyatrosu olan Edam, etrafa pozitif bir enerji yayıyor, zamanın yavaş aktığı yerlerden. Sokak görüntüleri de bunu destekliyor, bir bakıyorsunuz sokağın ortasında kocaman tencerede çorba pişiren ve dağıtanlar neşeli Edam'lılar, etraftaki masalarda çoluk çocuk oturmuş bir şeyler yer ve içerken sohbet edenler , tabii bu görüntülerde Noel zamanı olmasının da payı var.


 Elinde müzik aleti koro'ya yetişmeye çalışan Edam'lılar ise ayrı bir renk ve ilk defa ayağında geleneksel tahta ayakkabılar olan birini de görüyorsunuz bu sayede :) 

   
Kasabanın üzerine akşam çökmeye başladığında biz de Amsterdam'a dönmek için otobüs durağına doğru yola koyuluyoruz...


Kalbinin bir parçasını ayrılırken bırakan Şehirkolikler olarak veda edemeyip; Hoşçakal Edam yine geleceğiz diyoruz...
   
Geceyi Amsterdam'da Hard Rock Cafe'de geçirecek olmamız tesellimiz :))
*** Fotoğraflar  nAifctarafından 20 Aralık 2015 tarihinde Volendam ve Edam'da çekilmiştir.  



AMSTERDAM; ÖZGÜR ve POZİTİF
Amsterdam ; Şehirkolikler için olmazsa olmaz şehirlerin başında gelir, büyülü bir şehirdir, iflah olmaz romantikler için kanal boylarında yürüyüş yapmak, gurmeler için peynir dükkanlarını talan etmek, sanatkolikler için sayısız müze ve galeride kaybolmak... Hoşgörü ve saygının hüküm sürdüğü bu şehir Dünyanın en pozitif şehridir aynı zamanda. 
Yılın son haftasında, Amsterdam'da hayat aynı bu şekilde akmaktaydı.
 Noel zamanı ve 28 Kasım'dan 16 Ocak'a kadar Şehirde Işık Festivali olduğundan Amsterdam diğer zamanlara göre hem çok sanatsal, hem çok eğlenceli, hem daha rengarenkti...






Işık Festivalinden görüntüler... 

Dünyanın en romantik şehirlerinden Amsterdam'a bu defa bir arkadaşımla beraber "kaybolmak ve unutmak için" 3 günlüğüne sırt çantamla gittim.

Amsterdam'a 17.5 km uzaklıkta bulunan Schipol Havaalanı çok büyük (dünyanın en büyük havaalanlarından biri anlamında çok büyük), çok uçuşun olduğu, hızlı trenlerle Avrupa'nın diğer şehirlerine bağlantısı olan kısaca örümcek ağı gibi bir havaalanı.
Ama, kaybolmanız mümkün değil, herşey kolay. 


Gümrükten geçer geçmez, trenle mi yoksa, otobüsle mi Amsterdam'a gitmek konusunda ufak bir kararsızlık yaşadıktan sonra trene karar verdik ve Schipol'un ana çıkış kapısının sol tarafındaki gişelerden-tek yön ve kişi başı- 4.10 €uro karşılığında tren bileti aldık, Amsterdam Centraal'da ineceğiz yani, Centraal Station'da yani, son durakta. Yaklaşık 20 dakika sürüyor Schipol - Amsterdam Centraal arası. 


Amsterdam Centraal duvar detayı 

Amsterdam Centraal; bütün ihtişamına karşı, inşa edildiğinde, deniz manzarasını kapattığı için Amsterdam halkı tarafından büyük tartışmalara neden olmuş bir yapı.    

     Amsterdam hem Noel'e, hem yeni bir yıla hazırlanmış, ışıl ışıl, bütün meydanlarda koskocaman çam ağaçları, rengarenk süsleri ile Noel babanın hediyeler getirmesini beklemekte, ayaküstü atıştırmalık şeklinde geleneksel tadlarını sunan minicik ahşap evler ve beyaz şapkalı chefleri, avuç içi kadar sahalarda buz patenciler, bir de ışık festivalinin büyüleyici görüntüleri eşliğinde Amsterdam Centraal'dan otele kadar yaklaşık 25 dakika yürüdük.

Leidseplein'de, Hampshire Hotel Amsterdam American'da  ****  kaldık. Oldukça merkezi konumda ve şık bir otel. Kahvaltısı çok çeşitli ve sundukları ürünler de kaliteli. Hampshire Hotel Amsterdam American bu bölgede 1882'de ilk misafirlerini ağırlamış, şimdiki binası 1902'den beri hizmet vermekte. Konum itibariyle Rijksmuseum, Van Gogh Museum ve Stedelijk Museum'a çok yakın, Dam meydanına da 1,5 km. uzaklıkta. 


Hard Rock Cafe'nin ve kocaman bir satranç tahtasının meraklılarını beklediği Max Euweplein de Leidseplein'de bulunuyor. Noel zamanı olduğundan meydanın ışıklandırmasında kullanılan süslerin satranç taşları şeklinde olması çok incelikliydi ayrıca. 
  



Yılın bu zamanlarında çok kalabalık olacağını düşünmüştüm ama, beklediğim kadar dolu değildi Amsterdam. Her bir sokağını dolaştık saatlerce, Amstel nehrinin kenarlarına basa basa, bitap düşene kadar, açlık ve soğuk vurduğu zamanlar kendimizi ya 
bir Arjantin restaurantında bulduk, yada bir cafede kahvelerimizi yudumlarken.

 

Amstel nehrinin hayat ve isim verdiği Amsterdam, 1125 yılında gelen ilk yerleşimcilerle balıkçı köyü olarak kurulmuş aslında. Onun için hala balıkları, biraları ve elmalı tatlıları enfes.


Amsterdam; 20. yy'da Değirmenleri, Van Gogh'u, Laleleri, Peynirleri, Tahta ayakkabıları ve lacivert porselenden milli giysiler içinde öpüşen bebekleri ile popülerdi turistler için, 21. yy'da ise tercih nedenleri farklılaştı, özgürlükler ana teması oldu, eşcinseller, coffe shoplardaki hafif uyuşturucular, kırmızı fener sokağı, kırmızı fener sokağında legal olmayan uyuşturucular, eşcinsel evlilikleri, ünlü DJ'ler ve Barlar, sınırsız alkol ve yine de Van Gogh, Laleler ile Vegan için olan çeşitleri de dahil peynirler :))
  
Eşyalarımızı Otele bıraktıktan sonra Amsterdam'da kaybolmaya otele çok yakın bir konumda olan Rembrandt meydanından (Rembrandtplein) başladık. 



Rembrandt Harmenszoon van Rijn; Hollandalı ressam ve baskı ustası. En çok bilinen eseri "De Nachtwacht - Gece Devriyesi" Rijksmuseum'da sergileniyor ama, Rembrandt Meydanında da bu tablonun bronz heykelleri ünlü Ressamın heykelinin önünde Usta'ya saygılarını sunuyor.  
Rembrandtplein'deki cafelerden Schiller ve De Kroon ünlü olanlar.   

 




Amstel nehrinin kenarındaki evler, masalsı görünümleri ile sizi büyüleyerek anlattığı masalın içine çekiyor. 


Sanki koskocaman bir film stüdyosu gibi Amsterdam. 


Zaten etrafta karşılaşacağınız görüntüler de bunu destekliyor. 

Amsterdam'ın klasik olmazsa olmazları, Dam Meydanı ve çevresindeki Kraliyet Sarayı, Madam Tussaud Müzesi, Nieuwe Kerk ( Yeni Kilise),  Kırmızı Fener Sokağı, özellikle RijksMuseum ve Van Gogh Museum ile Anna Frank'ın Evi, Waterlooplein'daki bit pazarı,  illaki Gouda veya Edam Peyniri, Elmalı tart, Pan cake, Bira, bir motor turana katılıp kanal turu yapmak, Çiçek pazarında şehrin renklerini ve kokularını çoğaltmak, Hard Rock Cafe'de soluklanmak - hala vaktiniz kaldıysa eğer Amsterdam Zoo'da şehrin diğer sakinlerine uğramak. 

Ama, hepsini unutup, bizim yaptığımız gibi bir yol izleyebilir; ara sokaklarındaki tasarım mağazalarını ve sanat galerilerini ezberler,




bir külah patat alıp kanal boylarında aylak aylak dolaşır,


 akşam yemeklerinden birini mutlaka Amstel nehrinin üzerindeki Hard Rock Cafe'de yer,


  Monopoly dükkanından cumartesi akşamları ev partilerinizde oynamak üzere bir kutu oyuncak alır, 




birbirinden renkli souvenir'lerden, sayısız seçeneklerden bir tanesine karar verip koleksiyonunuz için buzdolabı magneti alır,

Gouda Peynirlerinden biberli olan favorim, yanında peynir bıçağı ile turistik olarak hazırlanmış olanlar da var 

peynir - şarap ve geleneksel pan cakelerinden dener, en beğendiğinizden ev için paket yaptırır,
günlerden birini Volendam - Edam - Marken'e ayırır ve altını üstüne getirirsiniz üç günün. 
Aralık ayında Amsterdam'daysanız olmazsa olmazları boşverip yolunuzu kendiniz bulmalısınız. Amsterdam, başkasının ayakizine basmayarak, kendi ayakizlerinizi bırakmak için en iyi seçenek çünkü planetimizdeki... 
 Nasılsa yolunuz Amsterdam'a düşecektir başka zamanlarda, klasik gezileri o zamana bırakın.
Tabii buraya kadar anlattığım aile tipi turistlerin Amsterdam'ı. 

Oysa ki fazlası var bu özgürlükler şehrinde. Etrafta elele tutuşan erkekler yada kadınlar görmek sıradan şeyler, eşcinsellik farklılık olarak kabul edilmediğinden istediklerince yaşıyorlar seçimlerini. Kendilerine ait barlar, cafeler, restaurantlar, sokaklar var, evleniyorlar. Amsterdam; eşcinseller özgürlükleri, hafif uyuşturucuların serbet olması ve Kırmızı Fener Sokağının (Red Line District) legal olması ile pek çok toplumun onaylamadığı değerler üzerinden turizm yapıyor ve gelenlere bu özgürlükleri sağlıyor.
Kırmızı Fener Sokağında fotoğraf çekilmesi yasak, sokaklarında dilediğinizce dolaşabiliyorsunuz, kimse kimseyi rahatsız etmiyor ve etrafta pek çok turist oluyor ama, itiraf etmem gerekirse kendimizi kırmızı fener sokağından dar attık Dam Meydanına, boğulduk açık perdelerin önünde dans eden kızların kendilerini bile umursamamazlığından.   Hafif uyuşturucular; coffe shop'larda satılıyor ve en popüler olanlar sihirli mantarlar (magic mushroom) ve kekler (spacecake).
Gece hayatının doruk yaptığı şehir Amsterdam kısaca...  

Kızıma ilk defa bir şehrin tatlarından (şeker, çukulata, bisküvi) almadan döndüm Amsterdam'dan, Atatürk Havalimanından alırım diye içindekiler kısmından emin olmak adına :))

AMSTERDAM SOKAKLARINDA


Hollandalılar malum denizci millet, şehirde de bunu hissediyorsunuz; kah bir binanın gemi şeklinde olmasından, kah sokak lambalarından... 


Hollanda'nın Geleneksel Tahta Ayakkabıları- orijinal adı Klomp (Takunya) söğüt yada kavak ağacından yapılıyormuş ve en eski takunya kızılağaçtan 1230'larda yapılmış.
Evlerin duvarını dahi süsleyen Klomplar hediyelik eşya olarak da iyi seçeneklerden. 

  

İnekleri tavanda asılı olan "Dam Square Souvenirs" kaliteli ve çok çeşitli ürün olduğundan hediyelik alışverişi için iyi adreslerden.



Dam Meydanının arkasındaki paralel cadde Nieuwezijds Voorburgwal'da Magna Plaza pek çok markanın olduğu bir alış veriş merkezi. 


Russian Treasures Amsterdam'ın maskeleri



Yine Dam Meydanında, Nieuwe Kerk'ün hemen köşesinde, küçücük bir Dükkan var. "Russian Treasures Amsterdam" Rus motiflerinden tasarım eşyalar bulabilirsiniz, eğlenceli ama, biraz pahalı bir dükkan. 

 

Kanalların üzerindeki köprülere aşklarını kilitleyenler sevgiye inanmayı kolaylaştırıyor :))



Spui Meydanı ve Carol Kneulman'ın Küçük Sevgili Heykeli (Het Lieverdje) 
Spui Meydanı Amsterdam'ın en neşeli, dinamik, entellektüel meydanı. Kitapçılar, Cafeler, Barlar ve Ünversite binaları ile çevrili. Bu meydandaki Cafe Hoppe Amsterdam'ın en eski Cafesi, 1670 yılından beri hizmet veriyormuş.
Zamanımızın bir kısmını Spui'deki kitapçılarda geçirdik ve İstanbul'a biraz daha ağırlaşmış sırt çantaları ile döndük :))   


Dam Meydanındaki Madame Tussaud Müzesi en eğlenceli Müzelerden, daha önceki gelişlerimizde gezdiğimiz için ve bu defa zamanımız çok kısıtlı olduğundan ve kapısında da uzunca bir kuyruk bulunduğundan, bu defa giremedik ama, aklımız da kaldı popüler kültürün balmumu heykellerinde...   






Sokak afişleri de çok eğlenceli,

Amsterdam Müzesinin çevresindeki binalar da. 







Amsterdam Müzesinin yakınlarındaki bu ilginç dükkanda kişiye özel zarflar, mektup kağıtları, mühürler, mürekkep takımları gibi entellektüellik seviyesi yüksek ürünler satılmakta. 


Bunların dışında yürümekten bitap düştüğümüz zamanlarda Otelimize dönmek için 20 €uro'ya "Bisiklet Taksi" kullandık. (önde sürücüsü, arkada iki kişilik koltuk, her tarafı şeffaf naylonla korumaya alınmış, üşümüyorsunuz ve oldukça kestirme yollardan kısa sürede gideceğiniz yere ulaştırıyorlar)  

Bir de şehirde dolaşırken Camda, Bayrak direğinde yada evlerin çatı alınlıklarında bulunan ve eşya taşımak için kullanılan kancalarda Hollanda Bayrağı ve bir sırt çantası görürseniz şaşırmayın, bunun nedeni o evde okulla ilgili iyi bir haber var demekmiş, ya sınıf geçme, ya mezun olma gibi ve bu yöntemle komşularına iyi haberi duyurmayı amaçlıyorlarmış :)) 

2 günde Amsterdam'da yapabildiklerimiz bunlar, yapamadığımız pek çok şey var, her zamanki gibi bir sonraki sefere diyoruz... 

Toplamda 3 gün kaldığımız Amsterdam'da bir günü Waterland'de geçirdiğimiz için Volendam-Edam-Marken kısmını ayrıca anlatacağım. 

Dönüş yolunda, 3 gün çocukları babalarına bırakmış olmanın ezikliği ile olsa gerek kızıma ve arkadaşımın oğluna yeni yıl hediyelerini Amsterdam'dan aldığımızdan, elimizdeki paketlerin sayısı gereği, geldiğimiz yöntemlerle Havaalanına gidemeyeceğimiz için alan transferi istedik otelin resepsiyonundan. Yaklaşık 45 €uro tuttu Otelden Schipol Havaalanı.

İstanbul'a sevdiklerimize kavuşmanın heyecanını duyuyorduk bir yandan, bir yanda da bu romantik ve pozitif şehirden ayrılmanın üzüntüsü sarmıştı, THY uçağımız havalanırken, gözlerimiz dolu dolu el salladık küçücük penceresine yapışıp "Hoşçakal Amsterdam, yine geleceğiz" 

*** Fotoğraflar nAifce tarafından 19-21 Aralık 2015'de Amsterdam'da çekilmiştir. 



BUDAPEŞTE'NİN BRONZ HEYKELLERİ 
Bir şehre Nehir yakışır, Ayışığı yada Müzik, Karlar altındaki Damlar, yada İlkbaharda sere serpe çimenlere oturmuş Üniversite öğrencileri, Vapur ve Martının yakıştığı şehirler de vardır, Festivalin yakıştığı şehirler de, ama bir şehre bronz heykeller bu kadar mı yakışır ?

Budapeşte, geçmişdeki bütün izleri Heykelleri ile anlatmakta gelene geçene, Heykeller hayatının hikayesi olduğundan da oldukça etkileyici...  


Tuna Ayakkabıları

Can Togay ve Heykeltraş Gyula Pauer'in; 2. Dünya Savaşında Tuna nehri kıyısında vurulup öldürülen Yahudiler anısına yaptığı Tuna Ayakkabıları, Parlamentonun önünde sessizce hikayesini anlatıyor...

  

Parlamentonun merdivenlerine oturup Tuna Ayakkabılarını seyreden ise Şair Attila Jozsef.

Hüzünlü hayat hikayesi Şiirleri kadar etkili, "Yalan Söylemez çünkü Şairler"...
 32 yaşında kendi isteği ile hayata veda eden Şair için Unesco 2005 yılını tüm dünyada Attila Jozsef yılı ilan etmiş ve pek çok etkinlik düzenlenmiş... 
... 
Tanrıların bulunması gerektiğini bildikleri yerde
İnsanlar tüm duyarlılıkları ile seveceklerdi beni 
                                                      Jozsef Attila
            

Ve bir diğer hüzünlü hikaye... Parlamentoya doğru bakan Komünist Politikacı İmre Nagy. 


İlk defa 1953'de Macaristan'ın Başbakanı olan İmre Nagy, ekonomik reformlar yapmaya başlayınca Sovyetler'in desteğini yitirmiş ve görevinden alınarak Macaristan İşçi Partisinden de atılmış. 1956'da CIA destekli olan, öğrencilerin başlattığı ve Halk'ın da katılımı ile büyüyen Macar Devrimi esnasında direnişçiler tarafından yeniden Başbakanlığa getirilen Politikacı, Varşova Paktından ayrılma kararı vererek, tek parti yönetiminin sona erdiğini açıklamış. Bu yolda Birleşmiş Milletlerden ve büyük Devletlerden özellikle Amerika ve Almanya'dan destek istemiş. Ancak, beklediği destek gelmeyince, Sovyetler Birliği tekrar Macaristan'a girerek Budapeşte'yi kuşatıp, halk ayaklanmasını kanlı şekilde bastırmış. Binlerce kişi Ülkesini terketmek zorunda kalmış, terk etmeyenleri ise tutuklamış Sovyet rejimi, İmre Nagy'de tutuklananlar arasında ve Sovyet yanlısı mahkeme tarafından yargılanıp Vatana ihanet suçundan idam edilenlerden... Sovyet'lerin Macaristandaki hakimiyeti sona erene kadar anılmayan simalardan, taa ki Özgürlüklerinin simgesi olarak 1989 yılında Kahramanlar Meydanında ikiyüzbin kişinin katıldığı törenle bir kez daha gömülene kadar...
İmre Nagy, her gün Parlamento Binasını seyrederken alınıyor Macaristan'da kararlar...   


Ronald Reegan, Özgürlük Meydanında (Liberty Square yada Macarca ismi ile Szadadsag Ter). 



Özgürlük Meydanındaki Macar Yahudileri için Soykırım Anıtı 
    

Aziz İstvan Bazilikasının hemen önünde duran Macar Polisi, göbeğine dokunurken fotoğraf çektirme arzusu uyandırıyor tüm sevecen hali ile. Zaten bu nedenle göbeği pırıl pırıl :)

Tuna boyunda yürümek, keyifli olduğu kadar pek çok bronz heykelle de buluşturuyor.

Bu yürüyüşlerde göreceğiniz en popüler heykellerden biri Little princess (küçük prenses) yada Macarca Kiskiralylany-szobor. Heykeltraş Laszlo Marton'un eserinin -ilk evliliğinden olan kızı bu heykeldeki küçük kız aynı zamanda- orijinali Macar Ulusal Galerisinde korunuyor. Ayrıca, Japonya'da Tokyo Metropolitan Art Space'de de bir örneği sergileniyor. 



Macar Ressam Ignac Roskovics Tuna kenarında Aslanlı Köprüyü resimlemekte 


Köpeği ile oynayan Kızla da Tuna yürüyüşü esnasında karşılaşabilirsiniz. 2007 yılında David Raffia tarafından Budapeşte'ye kazandırılmış bu bronz heykel. 



Ve seyircilerinin karşısında eğilen bükülen büyük üstad William Shakespeare... Köpeği ile oynayan Kızın hemen önünde.





Budapeşte'nin alternatif heykelleri - şehrin dokusuna çok uymasa da ...

Tüm bu Heykeller Tuna nehrinin Peşte tarafında Parlamento civarında ve Tuna'nın yürüyüş yolunda karşılaşacaklarınız. 

Andrassi Caddesinde karşınıza çıkacakların başında ise Macar Komedyen Geza Hofi geliyor. Geza Hofi; 1936 Budapeşte doğumlu ve 2002'de yine Budapeşte'de hayata veda etmiş. Bu ilginç heykel Andrassi caddesindeki Budapeşte'nin Broadway'i sayılan Nagymezö sokağında, Cafe Komedias'ın (Macarca Komedias Kavehaz) önünde.     
  


Nagymezö sokağı, sanata ve sanatçılarına sahip çıkan güzel bir sokak. Bunlardan bir diğeri Macar Opera bestecisi İmre Kalman, üstelik Yahudi olmasına karşılık Adolf Hitler'in sevdiği bestecilerden biri. Hitler, Yahudi olduğu için kendisine Fahri Aryan'lık teklif etmiş ancak, İmre Kalman kabul etmeyerek Avrupa'dan Amerika'ya yerleşmiş. 


  

Önce Nazi Faşizminin ve sonrasında Sovyet Diktasının hizmetinde olan "Terör Müzesinin" önündeki Anıt o zamanları anlatıyor bütün yalınlığıyla. "Demir Perde"...

Andrassi Caddesinin sonunda bulunan Kahramanlar Meydanındaki Heykeller 
Macar Kral ve Kahramanlarını, altlarındaki panolarda hayatlarından kesitleri sunarak gösteriyor.  





Budapeşte Hayvanat Bahçesinde de canlı olanların yanısıra, bronz heykelleri ile de sizi etkisi altına alıyor Hayvanlar Alemi. 





Macar Yahudi Şair Miklos Radnoti. 1944'de Soykırım'da ölenlerden. Sırbistan'daki Bor toplama Kampından Györ yakınlarındaki başka bir toplama kampına götürülürken yolda Naziler tarafından kurşuna dizilmiş. Yine hüzünlü bir hikaye...

Ve büyük besteci Ferenc Liszt yada Franz Liszt kendi adıyla anılan meydanda; 
Liszt Ferenc  Ter ...
   
  


Liszt Akademisi 


Blikk Gazetesi dağıtan Çocuk 


Pal Sokağının Çocukları ise 8. District, Prater Utca, 11 
Jozsefvaros Budapest adresinde oyunlarına katılmanızı bekliyor...

Buda tarafında heykeller değişiyor, Şehrin havası eskiye bürünüyor. 
Buda tarafı; Tarihini anlatıyor Budapeşte'nin, heykelleri de...

Kraliyet Sarayının bahçesindeki Heykeller 







 Savaşın, şiddetin ve terörün her türlüsüne karşı olmakla birlikte Budapeşte'de Askeri Tarih Müzesinin 1. Dünya Savaşı'nı anlatan heykellerini fotoğraflamadan geçemedim. 
(1. Dünya Savaşı'nın en çok iz bıraktığı toprakların çocuğu olduğum için sanırım ve 
Mustafa Kemal Atatürk'e neler borçlu olduğumu bildiğim için  )  




Gellert tepesindeki Özgürlük Anıtı ise Macaristan'ı Nazi'lerden kurtardığı için Sovyetler Birliğine minnet borcu yüzünden yapılmış aslında ama, Sovyetler Birliğini de ülkelerinden çıkartıp, gerçekten tamamen özgür olduklarında anıt "varlığını Macaristan'a adayanlara" ithaf edilmiş bu defa.   






Özgürlük Heykeli, Sovyet'lerden kalma sergilenen tek Heykel buarada. Sosyalizm zamanından kalma heykellerin tamamı "Memento Park" da çünkü. Memento Park, aslında bir açık hava Müzesi. Mimar Akos Eleöd tarafından tasarlanmış. Lenin, Marx ve Engels ile bazı Macar Komünist liderlerin heykelleri ile Komünizmi yücelten pek çok heykel ve anıt sergileniyor Memento Park'da. Sadece Stalin'e ait heykel yok, çünkü, 1956 Macar devrimi esnasında halk tarafından Stalin'in heykelleri tahrip edilmiş.  

meraklısı için... http://www.mementopark.hu/ 



Kral Buda - Kraliçe Peşte 
Tuna nehri yüzünden asla kavuşamayacak olsalar da aşkları asla bitmeyecek... 

Ve Philosophy Garden 







Heykeltraş Nandor Wagner tarafından tasarlanmış Philosophy Garden. 8 farklı din adamı ve filozof; farklı dinleri ve inanışları, hoşgörü için temsil ediyor. Amerika ve Japonya'dakilerle 3. ayağı oluşturuyor Budapeşte Gellert Tepesindeki Philosophy Garden.

Hemen belirtmeliyim bu Heykeller ve Anıtlar yolumun üzerinde olanlardı, zaman yetmediği için buluşamadığım Heykelleri de var Budapeşte'nin.
Budapeşte; Heykelleri ile tarihini anlatırken onca sessizliğinin içinde bir heykelin ne çok şey dediğine şahit oluyorsunuz aynı zamanda.



***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Kasım 2015 tarihinde Budapeşte'de çekilmiştir...



SESAMOS yada AMASRA 
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında düştüm yollara, bu defa istikamet Sesamos yani, Amasra. 
Amasra annemin memleketi aslında ama, biz İstanbul çocukları olmuşuz, hiç bilmiyorum Amasra'yı. O yüzden biraz da heyecanlıyım, köklerim var ne de olsa. Karadeniz'li olmak hoşuma da gidiyor, hırçın Karadeniz, başına buyruk, canının istediğini yapan dik kafalı ... 

Sağnak yağmur altında bir yolculuk Bolu'ya kadar

Amasra'dan önce Devrek'e uğramadan olmaz. 


( Benim için hüzünlü hikayesi var Devrek'in bu yüzden ruhum katıla katıla ağlarken dolaşıyorum, izini arıyorum birinin, bastığı kaldırım taşı bu olabilir mi diye diye? Ama, aslında biliyorum çok zaman önceydi ve yağmurlar silmiştir izini ve yağan karlar ve 30 yıldır doğan güneş - batan ay, herneyse bu benimle hayat arasında bir hesaplaşma... )   



Devrek demek Baston demek. Devrek hem Bastonlarına hem Baston Ustalarına sahip çıkıyor bu çok güzel...




Dünyaca ünlü Devrek Bastonlarının bir de Festivali var; " Devrek Baston ve Kültür Festivali " ilki 1984 yılında yapılmış, 2016'da Haziran ayında düzenlenecek.    


 Meraklısı için Devrek Bastonculuğunun tarihçesine ait detaylara ulaşabileceğiniz adreslerden biri:    ttps://kultursanat.halkbank.com.tr/anadolununelleri/index/bastonculuk/135


Kömür Ocağı işçilerinin anısına yapılmış bir diğer anıt 

Devrek sadece Bastonu ile değil , Pekmezli Simidi ile de meşhur. Hemen simit alıp, en yakın Çayevinde ! sıcacık simidin tadını çıkartıyorum. 


Devrek'te Kahvehane yok onun yerine Çayevleri var. Bu isimlendirme çok hoş. Çayevi ama, oturup çay içen hiç kadın yok -o an için benim dışımda- çünkü, isimleri her ne kadar çayevi de olsa bildiğimiz Anadolu kahvehaneleri bunlar:))

Simit ve leziz Karadeniz çayının ardından tekrar yol gözüküyor... 


Amasra'ya Doğu kanadından giriş yapıldığında hemen yol üzerinde Kuşkayası Yol Anıtı çıkıyor karşınıza. Kuşkayası Yol Anıtı; Eski Roma'lılardan kalma ve eşi benzeri yok, bu anlamda - yol anıtı olarak- Dünyada tek. M.Ö. 41-54 yılları arasında (yaşam boyu Pontus Valisi olan) Gaius Julius Aguilla tarafından yaptırılıyor. Anıta merdivenlerle tırmanılıyor konumu gereği ama, Amasra Belediyesinin yaptığı anıt çevresi düzenleme çalışmaları sayesinde gayet kolay anıta ulaşılabiliyor, Bir başsız İnsan figürü ile bir Kartal figürü ana gövdeyi oluşturuyor. Kartal; Roma Askerlerinin gücünü temsil etmekte. Bu arada Anıta tırmanırken kış ormanının "mor menekşe" görüntüleri eşlik ediyor. Mor menekşeler ne zamandır görmediğim bir güzellikte ve mis gibi kokuyor.    



Ne yazık ki Anıta boya ile isimlerini yazarak geçmişi aydınlatan! tarih severler var!!!

Sesamos, Amastedos, Amastris yani, Amasra, M.Ö 12. yy'a kadar uzanan tarihi ile pek çok istilaya uğrayan bir yerleşim yeri. Hitit, Fenike, Milet, Lidya, Pers, Pontus, Doğu Roma, Ceneviz ve Osmanlılar egemenlik kurmuşlar.
Sesamos, altın çağını bir kadının yönetimindeyken Pers'li Prenses Amastris döneminde yaşamış. (takii Prenses Amastris'in oğulları tarafından öldürülmesine kadar)

     

Rivayete göre; Fatih Sultan Mehmet, 1460 yılında tepeden Amasra'ya baktığında "Cennet ayaklarımın altında olmalı" demiş ve şehri zarar görmeden ele geçirmek istemiş. Kalenin anahtarını Cenevizliler direnmeden kendisine teslim etmişler ve bu sayede Amastris de Türkler'in egemenliği başlamış. 




Gerçekten Cennet bir yer Amasra. Gezilecek pek çok tarihi ve turistik yeri var.


Ama, Amasra'da ne yemeli sorusunun tek cevabı var: Balık ile Amasra salatası. 


Yemek için seçtiğim "Sahil Balık Restaurant" ise mezeleri, balığı, salatası ile tam not aldı. 
Gerek bulunduğu konum itibariyle- küçük limanda hemen denizin üzerinde konuşlanmış olan restauranttan birkaç basamakla denize iniliyor - gerek hizmet anlayışı ile gerekse de haftasonu akşamları gitar-ud eşliğinde canlı müzik olması ile son derece hoş bir mekan. Amasra'yı planlayanlara tavsiye ederim.  


Bu arada Sahil Balık Restaurant'ın olmazsa olmazı Midye tavası ve Ballı Yoğurdu, mutlaka ama mutlaka denemelisiniz...
Haftasonu akşamları için rezervasyon gerektiğini düşünüyorum.


Dilerseniz deniz üzerinde de yiyebilirsiniz yemeğinizi, hayat bu dedirten bir konumu var bu işletmenin. 

Eski bir Amasra Evi 


Northdoor Hotel; Amasra Büyük Liman tarafı, Kum Mahallesinde, resepsiyona girer girmez duvarda Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün resmini görünce daha da memnun kaldığım Otelin, hem hizmet anlayışı, hem Standart tip Odası, hem de kahvaltı sunumu da beklentilerimi karşıladığından oldukça memnun ayrıldım Otelden...



Sabah ayrılmadan önce sis altında fotoğrafladığım Amasra özleyeceğim bir sakinlikte yolcu ediyor...   

Amasra'da fotoğraf makinama takılanlardan 

Safranbolu üzerinden İstanbul'a dönüş, havanın da günlük güneşlik olması nedeniyle adeta bir seyahat şölenine dönüşüyor. 
1392 yılında Yıldırım Beyazıd tarafından Osmanlı olan Safranbolu, Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra en zengin dönemine de giriyor. Adını bölgede yetişen Safran çiçeğine borçlu Safranbolu. 





Safranbolu evleri, 18. ve 19. yy'dan Osmanlı mimari dokusunu koruyarak bugünlere kadar gelmiş ve 1994 tarihinden itibaren Unesco'nun Dünya Kültür Mirası listesine alınmış. 





Çarşıda safran arayıp, lokumların tadına bakarken karşılaştığım ilginç su kabağı dükkanı herşeyi bir anda unutturuyor... İşlenmemiş halleri ile son derece doğal ve güzel su kabakları lambaya dönüştürülmek için sıralarını beklerken...  

Safranbolu'nun tembel mart kedileri :)


Buzdolabı Magnetleri  


Safranbolu; Evleri ile ünlü ama, Evlerin dışında Safranı, Lokumu, Yemeniciler Arastası ve 2000 yılından itibaren yapılan Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali de var en az Evleri kadar ünlü olan...
  
Yemeniciler Arastası; Osmanlı döneminde 1661'den itibaren lonca teşkilatı olarak Yemeni üretiyor. Kurtuluş Savaşında askerlerin ayakkabı ihtiyacının büyük bölümü de buradan karşılanıyor. Bugün, içinde hediyelik eşya dükkanlarının çoğunlukta olduğu Yemeniciler Arastasının Kahvesinde, Kumda pişirdikleri Kahve ile yanında sundukları lokumu tatmadan ve nar suyu ile sakızlı sudan içmeden sakın ola ayrılmayın... Hem sunumları için, hem de lezzetleri açısından tatmak gerekiyor...     




Yemeniciler Arastasının Uykucu Kedisi

Safranbolu'dan alınacak pek çok hediyelik eşya var, narlı ve ahududulu Lokum ile illaki safran favorim ama, safranlı sabun, buzdolabı magnetleri, taş baskı örtüler, deri çantalar hatta, çocukluğunuza geri dönmek için belki bir topaç da seçenekler arasında :) 


Taş Baskı örtü üzerinde satışa sunulmuş olan Safranlı sabunlar 

Safranbolu ile vedalaşıp, Yörükler Köyüne doğru koyuluyorum yola. 
Köyün girişinde dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer karşılıyor, Yörük Köyüne mensup Çeyrekgiller Ailesinden geliyormuş Leyla Gencer, aynı modacı Cemil İpekçi gibi.

Leyla Gencer


Köydeki 93 köy konağının içinde en yaşlı olan ev yaklaşık 450 yaşında imiş.  


Köydeki en etkileyici yapılardan biri Çamaşırhanesi. Köy kadınlarının ortak kullandığı çamaşırhane bugün için sanat galerisine dönüştürülmüş. Kapalı olduğu için gezme imkanı bulamadım ne yazık ki - bir sonraki sefere diyerek köyün girişindeki gözlemecide aldım soluğu. Patatesli, kıymalı, peynirli ve ıspanaklı gözleme çeşitleri ile ayran, kızılcık şurubu ve ev baklavası seçenekleri arasından seçim yaptıktan sonra bekleme aşamasında gözleme yapımını fotoğraflamama izin verdiler.   



Ve aynı Mudanya'daki gibi Yörük Köyünde de şahit oldum: "Hayat bir yolunu bulur"


Akşam çökmeye başlarken İstanbul'a doğru yol alırken, bir sonraki Şehir'in neresi olacağını planlıyordum...  


***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 27 - 28 Şubat  2016 tarihinde Devrek, Amasra, Safranbolu ve Yörük Köyünde çekilmiştir...




BUDAPEŞTE

Bazı şehirler hep bir sonraya kalır ne yazık ki... Başka şehirlerin gölgesi vurur üzerlerine, görünmez olurlar "Şehirkolikler" açısından. 
Budapeşte; daima sonra bir ara giderim diye diye ertelediğim bir şehirdi ve sanırım "Prag"'ın gölgesinde kalıyordu benim için.
Aralık ayı Orta Avrupa'ya çok yakıştığından, "o bir ara bu ara olsun" diyerek düştüm Budapeşte yollarına 24 Kasımda...

Buda ve Peşte, Tuna Nehri yüzünden asla kavuşamayacak olsalar da, birbirlerine olan Aşkları hemen her yerde hissediliyor, Gellert Tepesine çıktığınızda tescilleniyor bu sevda.

Kral Buda, Kraliçe Peşte  

Budapeşte Ferenc Liszt Havaalanından şehre "alan transferi" hizmeti alarak gitmeye karar verdiğimde, Buda ve Peşte'nin bu kadar "kolay" bir şehir olacağını düşünmemiştim.
Sabah çok erken saatlerde Buda'ya varmış olduğumdan bavulumu otelin emanetine bırakıp, attım kendimi sokaklara.
Konakladığım Carlton Otel, şehrin Buda tarafında ve Aslanlı Köprüye (Szechenyi Lanchid) çok yakın bir konumda.  
Budapeşte; Obuda, Buda yada Osmanlı zamanındaki adıyla Budin ve Peşte şehirlerinin birleşmesi ile varolan bir Şehir aslında ve geçmişinde pek çok istila görmüş, 13. yy'da Moğollar, ardından 150 yıl Osmanlıların egemenliği var Budin'de. Nazilerin ve 2.Dünya Savaşının bitmesi ile Sovyetlerin istilası ise şehirde "unutmak adına" kendini hissettiriyor.  

İki yakayı birbirine bağlayan pek çok köprü var ama, bunlardan Gellert tepesi ile Margit Adası arasında kalan dört tanesi göz önünde, hem de turistik noktaları birbirine bağlıyor. Sırasıyla Margit Köprüsü, Aslanlı Köprü yada Zincirli Köprü yada Szechenyi Lanchid, Erszebet Köprüsü ve Özgürlük Köprüsü bu dört köprü.

Aslanlı yada Zincirli Köprü yani Lanchid'in mimarı İngiliz William Thierney Clark (aynı zamanda Brooklyn Köprüsünün de mimarı), mühendisi ise Adam Clark. Köprüyü süsleyen Aslanların dilinin olmadığı ise sadece şehir efsanesi. Aslanların Heykeltraşı Janos Marsolska Aslanlara dil koymayı unuttuğu için intihar etmemiş, zaten Aslanlara dikkatlice bakıldığında dilleri olduğu da görülüyor.  

  Şehrin en güzel Köprüsü olan Aslanlı Köprü yani, Lanchid, Buda'da Adam Clark Meydanına, Peşte tarafında ise Szechenyi Meydanına bağlanıyor.
 Adam Clark meydanına geldiğinizde sizi öncelikle "Hop On Hop Off" turlarının sempatik satış görevlileri karşılıyor. Artık hangi turu seçeceğiniz size kalmış :) Bu arada tecrübe ile sabit Budapeşte'de "hop on hop off" ile dolaşmak oldukça iyi bir fikir, derli toplu olmasına karşılık oldukça büyük Budapeşte, Orta Avrupanın 2. büyük şehri olduğunu düşünürsek... "Şehri karış karış fotoğraflayarak hafızasına kaydeden Şehirkoliklerdenseniz" günde 15-20 km yol yürüyerek dolaşmayı göze alacaksınız yada belli bölgeleri yürüyerek keşfetmek yerine hop on hop off'ların bu hizmetlerinden faydalanacaksınız. Türkçe de dahil olmak üzere pek çok dilde anlatılıyor hikayesi Budapeşte'nin bu turlarda...  
Budapeşte'yi çalışırken şehri 4'e bölüp gezi planı oluşturmuştum ve 5 gün bu plana sadık kalarak dolaştım ancak, anlatım olarak şehri Buda ve Peşte olarak önemli noktaları ile anlatacağım.     
Aslanlı Köprünün bağlandığı Clark Adam Meydanı, 0 noktası ile başlıyor, 0 noktası Buda'nın, Macaristan'ın diğer şehirlerine olan uzaklığını göstermekte ve hemen arkasında ise Kale Bölgesine ve Kraliyet Sarayına çıkmak için kullanılan Füniküler Sistemi var. Füniküler bileti 1000 HUF (HUngarien Forint). 1 TL yaklaşık 95 Forint'e karşılık gelmekte. 

BUDA - KALE BÖLGESİ, KRALİYET SARAYI, MATYAS KİLİSESİ ve BALIKÇILAR BURCU 
Kraliyet Sarayı artık Ulusal Galeri olarak kullanılmakta ve eşsiz Macar sanat eserlerini barındırmakta.
  


Clark Adam Meydanı ve Sıfır Noktası 

Füniküler Sistemle Kale Bölgesine ulaşabilirsiniz

Şehrin ne güzel manzaraları da -Buda'dan- Kale ve Kraliyet Sarayının bahçesinden düşüyor fotoğraf makinasına. 



Buda'da Osmanlı izleri Kale civarında çokça ama, benim en çok istediğim Ata'mın izini bulmak. Tarih Müzesinin yakınlarında olduğunu bildiğimden bu bölgedeki bütün yolları, caddeleri alt üst edip, en girilmez yada çıkmaz sokaklara girip yine de Kemal ATATÜRK caddesini bulamadım ne yazık ki :(( bir kez daha Buda Peşte'ye gitmek için iyi bir neden bu ama...  

Buda'daki Osmanlı mezarları 

Budapeşte'deki en önemli yapılardan Matyas Kilisesi; yerinde daha önce bulunan Kilise yıkıldıktan sonra 1470 yılında inşa edilmiş ve Macar Kralı Matyas 2 kez bu Kilisede evlendiği için adını Kral Matyas'dan almış. Osmanlılar şehri ele geçirdiğine Kiliseyi Camiye dönüştürmüş ve Kanuni Sultan Süleyman ilk namazını burada kılmış...


Matyas Kilisesi



Buda tarafından Peşte manzaraları ve bütün ihtişamlı duruşu ile Macaristan Parlamento Binası nefesleri kesiyor. Parlamento Binasının gece ışıklandırması da mükemmel. 





Balıkçılar Burcu ve Kuleleri 1895 yılında balıkçılar loncası için bir anıt olarak inşa edilmiş. Budapeşte'nin gezilmesi gereken anıtlarından Balıkçılar Burcu yada Tabyası... 


Balıkçılar Burcunun merdivenlerinden inip Szabo Llonca Utca'ya geldiğinizde bir anıtla karşılaşıyorsunuz. Mansfeld Peter için yapılmış bu anıtın hikayesi tabii ki hüzünlü... 
1956'daki Macar Devriminin sembollerinden biri Mansfeld Peter.
1956'daki Macar Devrimi; Sovyet yanlısı Hükümete karşı öğrencilerin başlattığı ve Macar Halkının da desteği ile büyüyen bir Halk ayaklanması. Ancak, Batıdan bekledikleri destek ve yardım gelmediği için Sovyetler Birliği Macaristan'a girip, Halk hareketini kanlı bir şekilde geri püskürtüyor.     
 Totaliter rejim tarafından Macar Devrimi esnasında ayaklanmaya katılmasından dolayı 18 yaşında idam ediliyor Mansfeld Peter. 
Macaristan özgürlüğüne kavuştuktan sonra Mansfeld Peter Ulusal kahraman oluyor.

Sovyetlerin baskıcı rejimini ilginç şekillerde anlatmaktan geri kalmıyor Macarlar :)

BUDA - GELLERT TEPESİ
Piskopos Gellert; Hristiyanlığa döndürmeye çalıştığı Macarların gazabına uğrayıp bir fıçı içinde tepeden aşağıya yuvarlanır ve can verir. Piskopos bugün artık Budapeşte'nin koruyucu Azizi olarak kabul edilmektedir ve tepeye de onun ismi verilmiştir: "Gellert Tepesi" 
Budapeşte'deki termal banyolar dünyaca ünlü ve şehrin önemli noktalarında karşınıza çıkmakta. Gellert Tepesinin eteklerinde kurulmuş olan Gellert Hotel'inin termal banyoları da en çok rağbet görenlerden. Gerçi Gellert Hamamlarını bu defa deneyimleyemedim ama, Budapeşte hakkında okuduğum bütün kitaplarda sosyalleşme alanı olarak da kullanılan bu banyolara kesinlikle girmek gerekiyor. Kültürel açıdan Avrupa'nın en yüksek seviyedeki Uluslarından Macarlar sağlık için banyoda kür alırken bir yandan kitap okuyor veya satranç oynuyorlar...  

 
Arka plandaki yapı Gellert Oteli, banyoları ile oldukça ünlü 



Gellert Tepesindeki Özgürlük Anıtı ise 1945 yılında Budapeşte'nin Sovyetler Birliği tarafından -sözde- kurtarılması adına Kızıl Orduyu övmek için yapılmış. Özgürlüklerini Sovyetler'den geri aldıklarında ise Anıt da "Yaşamlarını Macaristan'a adayanlar"ı sembolize etmeye başlamış. 

Gellert Tepesindeki bir diğer önemli anıt ise "Philosophy Garden". 




Heykeltraş Nandor Wagner tarafından yapılmış olan Filozoflar Bahçesinde 8 Bronz Heykel       ( Abraham, Buddha, Jesus, Lao Tse, Gandhi, Daruma Taishi Aziz Francis, Echnaton )  farklı kültür ve dinleri temsil ediyor. "Hoşgörü" adına 2001 yılında Budapeşte'de açılmış olan Philosophy Garden, Japonya ve Amerika'dakiler ile birlikte 3. ayağı oluşturuyor. 

PEŞTE TARAFI - VACI UTCA ve ANDRASSI CADDESİ
Buda Kalesi ve Kraliyet Sarayını ve çevresini bitirdikten sonra Zincirli Köprü yada Aslanlı Köprü yada Lanchid'den yürüyerek Peşte tarafına geçtiğinizde önce Vaci Utca Caddesini keşfetmelisiniz. 


Vaci Utca caddesine geldiğinizi caddenin başında konuşlanmış Hard Rock Cafe'den de anlayabilirsiniz...

Vaci Utca; Vörösmarty Meydanından başlıyor ve Vörösmarty'de Kasım-Aralık aylarında Budapeşte'deki ana Noel Pazarı kuruluyor. Diğer ucu "Central Market Hall"e yani, Kapalı Pazar Yerine ulaştırıyor. Vörösmarty Meydanında Hard Rock Cafe'nin yanısıra Dünyamızın en eski Pastanesi olan Gerbeaud Pastanesi bulunuyor. 


Vörösmarty Meydanında kurulan Noel Pazarı

Ekmek içinde servis edilen Gulaş çorbası

 
Kürtöskalacs

Budapeşte'deki Noel Pazarlarında tatmanız gereken iki lezzet ; mutlaka ve mutlaka ekmek içinde servis edilen Gulaş Çorbası ve Kürtöskalacs. Bu tatlının anayurdu Romanya Transilvanya aslında ama, komşularının mutfağına da girmiş, Prag'daki Noel Pazarında da en cazip bulduğum Kürtöskalacs benzeri Trdelnik idi. 

Budapeşte'de iki cadde var alışveriş meraklıları için; ilki ünlü markaların da boy gösterdiği Andrassi Caddesi, diğeri de genellikle daha turistik bir cadde olan Vaci Utca. 

Vaci Utca'daki en güzel mağaza - Philantia Flower and Gift Shop 

Andrassi Caddesi üzerinde ayrıca Opera Binası, Nagymezö sokağı (Opera Binasından sonraki 2.sokak olan Nagymezö Budapeşte'nin Broadway'i), Terör Müzesi, hemen yanında Yunus Emre Enstitüsü, caddenin sonuna doğru Türk Konsolosluğumuz ve caddenin bitiminde Kahramanlar Meydanı yani, Hösök Tere bulunuyor.
   
Budapeşte Opera Binası - Macarca Magyar Allami Operahaz

Opera Binasının Tavan süslemeleri 

Budapeşte Opera'sının 2015-2016 sezonu afişleri 


Andrassy Caddesi üzerindeki apartmanlardan detaylar

Andrassy Caddesindeki en önemli binalardan olan Terör Müzesi; hem Nazi'lerin, hem de Sovyetlerin hizmetinde geçirdiği zamanları yaşatmakta içeri girmeye cesareti olanlara ... 


Binanın dışında Sovyet işgali zamanlarında bu binada işkence görmüş ve öldürülmüş Macar Vatanseverlerin fotoğrafları küçük mumlar eşliğinde "yaşadıklarına direnmekte" inadına.


Terör Müzesinde içimi kaplayan hüzün Nagymezö Sokağına girince yerini "inadına umut"a bırakıyor. Nagymezö sokağı, Budapeşte'nin Broadway'i; çok eğlenceli, çok entellektüel...  

Geza HOFI'nin ilginç bronz heykeli

Geza HOFI, Macar Komedyen Cafe Komedias'ın (Macarca Komedias Kavehaz) önünde geleni geçeni selamlamakta...




Nagymezö'de yürürken bastığınız yere dikkat edin, belki bir Macar Tiyatro Oyuncusunun yada Opera Sanatçısının ayakizine basıyor olabilirsiniz...  Macarlar kesinlikle sanatın içinde yaşıyorlar, Sanatçılarına yaşarken sahip çıkıyorlar. 

 Budapesti Operettszinhaz'ın Afişi  

Yunus Emre Enstitüsünde Türk Masalları Günü var



Andrassi Caddesi üzerindeki eğlenceli mağazalar

Andrassi Caddesinin sonunda Kahramanlar Meydanına-Hösök Tere- ulaşıyorsunuz. Kahramanlar Meydanında Binyıl Anıtı, Macaristan'ın 1000. yılı anısına yapılmış ve Macarların ünlü kahramanları  ve kralları bu anıtta yer almakta.    



Kahramanlar Meydanı aynı zamanda Şehir Parkı, Avrupa'nın en büyük açık hava buz pateni sahası, Szechenyi Hamamları, Budapeşte Hayvanat Bahçesi, Gundel Restaurant, Kum Saati (Kumlarını bir yılda döküyor) ve Güzel Sanatlar Müzesinin de olduğu meydan. 


Erkek her yerde erkek Budapeşte Hayvanat Bahçesinde bile...

Hayvanat Bahçesindeki Fil evi Ödül almış bir yapı... 

Hayvanat Bahçesinin yanındaki ünlü Gundel Restaurant dinlenmek için son derece şık bir yer.



Çayınızın yanında nefis Gundel kreplerinden denemenizi özellikle tavsiye ederim. 
   
PEŞTE TARAFI - PARLAMENTO BÖLGESİ



Avrupa'nın en güzel Neo-Gotik yapılarından biri olan Macar Parlamento Binası bütün görkemi ile uzanıyor Tuna'ya karşı. 




 "Tuna Ayakkabıları" ise Parlamento Binasının hemen önünde hüzünle sergileniyor.
2. Dünya Savaşı sırasında Tuna nehri kıyısında vurulmuş olan insanları simgeliyor bu Ayakkabılar. Can Togay tasarlamış, heykeltraşı ise Gyula Pauer. Can Togay; 1950'li yıllarda siyasi nedenlerle Türkiye'den Macaristan'a yerleşen Gün Benderli ve Necil Togay'ın oğlu. Macaristan doğumlu. Senarist, Şair, Oyuncu , Film Yönetmeni... 


Parlamentonun merdivenlerine oturan ise Şair Attila Jozsef


Budapeşte her adım başında bronz heykeller olan son derece sanatsal bir Başkent aynı zamanda. Parlamento civarında pek çok heykele rastlıyorsunuz. Bunlardan biri köprü üzerinde Parlamentoyu seyreden siyasetçi İmre Nagy.   




İmre Nagy, 1956'daki Macar Devrimi esnasında direnişçiler tarafından Başbakanlığa getirilmiş, tek parti yönetiminin sona erdiğini ve Varşova Paktından çıktıklarını açıklayarak, Birleşmiş milletler aracılığı ile büyük devletlerden koruma istemiş. Ancak, Kızıl ordu birlikleri Budapeşte'yi işgal ederek direnişi kırmış, pek çok Macar yurtdışına kaçmış, kaçamayanlar tutuklanmış. İmre Nagy'de tutuklanarak Sovyet işbirlikçisi mahkeme tarafından vatana ihanet suçlaması ile ne yazık ki idam edilmiş...

Devrim Bayrağı

Ortası delik bayrak da 1956'daki sonu kanlı biten devrimden kalma. Sovyet işgalinden kurtulmak için başlatılan ayaklanmada çok kan dökülmüş, işgal esnasında bayrağın ortasında Sovyetleri sembolize eden orak-çekiç varmış. Bayrağın ortasını delerek sembolu ortadan kaldırmışlar.O günden beri Parlamentoda delik bayrak dalgalanıyor...

BUDAPEŞTE SOKAKLARI



Budapeştedeki "Gelarto Rosa"'dan dondurma yemeden dönülmemesi gerekiyor. Dondurması çok lezzetli ama, dondurmayı gül şeklinde sunmaları çok daha hoş.  





Aziz İstvan (Szent Istvan) Bazilikasının hemen önünde Galerta Rosa... Ben, Lavanta-Beyaz Çukulata ve Kabaklı Dondurmalarını denedim. Kabaklı dondurmasını kesinlikle öneririm...



Aziz Istvan Bazilikasında Noel zamanı. Bazilikanın en önemli özelliği Kral Istvan'ın mumyalanmış kolunun sergileniyor olması.   

Eğlenceli afişlerden 

Küçük Prenses Heykeli, Macarca Kiskiralylany Heykeltraş Laszlo Marton 



Shakespeare Bronz Heykeli 


Yahudi bölgesinde terzi tabelası










Noel zamanı vitrinler çok renkli ve neşeli Budapeşte'de 

Erzsebet Ter'deki Love Lock Tree'ye siz de aşkınızı kilitleyebilirsiniz. 






Avrupanın en eski Lunaparklarından biri de Budapeşte'de, Erszebet Meydanında.   





Heykelin ayak parmaklarına oje süren sanatseverler de yaşamakta bu şehirde... 

Budapeştede'ki "en"lerden biri de New York Cafe. Dünyanın en iyi Kahvesini yaptıklarını iddia ediyorlar. Kahveleri oldukça lezzetli ama, Cafe zaten yapı olarak da görülmesi gereken bir yer, son derece şık.




Gelelim Pal Sokağı Çocuklarına. 
Macar yazar Frenc Molnar'ın yazdığı Pal Sokağı Çocukları, yoksul ailelerin oturduğu Jozsefvaros semtindeki çocukları- içlerinde en ünlüsü Nemecsek- anlatır. 10 yaşındayken Nemecsek öldüğü için ağlayarak okuduğum roman halen kütüphanemde başköşede. 
Budapeşte seyahatine karar verdiğim an ilk işim haritada Jozsefvaros bölgesini aramak oldu geçmişimde iz bırakan çocuklarla tanışmak için ve itiraf etmeliyim ki Budapeşte'de en zor bulduğum Pal Sokağı Çocuklarının heykelleri oldu, hatta an geldi bulamayacağım endişesine kapılıp, bu sevdadan vazgeçmeyi bile düşündüm. Sonra bir kahve molası verip, Budapeşte'ye gelme amaçlarımdan birinin de onlar olduğunu düşünüp aramaya devam ettim. Ve o an geldi işte burası olmalı diye heyecanla gördüğüm kırmızı tuğlalı binanın önüne geldiğimde Pal Sokağının Kahraman Çocuklarını artık binaların arasında kalmış olan oyun alanlarında oyunlarına devam ederken buldum...  
   

Meraklısı için Pal Sokağı Çocuklarının bronz heykelleri: 8. District, Prater Utca 11 Jozsefvaros adresinde



Budapeşte'deki en güzel yapılardan biri olan Uygulamalı Sanatlar Müzesi.


Budapeşte The Great Market Hall ( yada Central Market Hall)  Vaci Utca'nın bittiği yerde 2 katlı kapalı pazar alanı. Giriş katında daha çok yiyecek-içecek dükkanları, 2. katında ise Macar geleneksel hediyelik eşya dükkanları ile macar mutfağını tadacağınız restaurantlar var.




Budapeşte'de kaçırılmaması gerekenlerden tarihlerden biri de Sziget Festivalinin yapıldığı ağustos ayları. Tuna nehri üzerindeki Obudai Adasında 1993 yılında başlamış olan ve dünyadan onbinlerce müzikseverin katıldığı Festival bu yıl 10-17 Ağustos tarihleri arasında yapılacak. Belki bir Budapeşte seyahatini festival zamanına denk getiririm kimbilebilir:)

Son olarak Budapeşte'de Gece hayatı Ruin Barlarda hayat bulmakta. Ruin bar yani Harabe Barlar Komünizm sonrası ortaya çıkan bir akım. Barlar çöp sayılacak objelerle süslenmekte. Bohemlik dizboyu kısacası. Bu akımın yaratıcısı ve en iyisi Szimpla Kert isimli bar. 7.Bölgede Kazinczy Utca 14, 1075 Budapest adresinde...

Son gün, son dakikaya kadar Vörösmarty Meydanındaki Noel pazarında dolaştım durdum, gulaş çorbası içtim, kış çayı yudumlarken Budapeşte'nin havasını içime doldurdum, Erzsebet meydanındaki Love Lock Tree'ye astığım kilidin anahtarını Tuna nehrine atıp dileklerimi sıraladım ve ne yalan söyleyeyim dileklerimden biri bu şehre bir kez daha gelebilmekti...   

       ***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Kasım 2015 tarihinde Budapeşte'de çekilmiştir...


                                          SAKİN BİR CUMARTESİ ve SESSİZ ŞEHİRLER
Budapeşte seyahatimin fotoğraflarını tasnifleyip, yazısının son şeklini vermekle meşgul olduğum bu cumartesi gününde nihayet, Ocak ayının seyahat dergilerini de okuma fırsatı buldum, Ocak ayı bitmeye yüz tutmuşken... 



Food and Travel'i bitirdiğimde bir kez daha hafif huysuzca Şehirkolikleri bekleyen ne çok "YER" olduğunu düşündüm... 
Aslında her yolculuk bir tek adımla başlıyor; "Karar verme adımını atmanızla"... 
Nasıl bir seyahat istediğinize karar verdikten sonrası çorap söküğü gibi geliyor. 
"Karar vermek her zaman sonuca ulaşmaktır" zaten...
Cittaslow (yavaş şehir) bir "YER"de" yavaşlamak için Cittaslow'luğu tescil edilmiş -amblemleri salyangoz bu arada- bir seçim yapabilirsiniz örneğin...



Cittaslow Mudurnu yada Akyaka sizi zamanın içinden çıkartacak ve sakinleştirip, yavaşlatacaktır... Bazen koşturup dururken unuttuğumuz nefesi aldığımızı hissedip, gökyüzünün mavi olduğunu görmemiz için durmamız gerekiyor, aniden... 

Ya da hayalini kurduğunuz "Afrika'da Başka Yaşamları Fotoğraflamanızın" zamanıdır, verin kararınızı...  

Başka Şehirler, başka yaşamlar-değişik kültürler, yeni kararlar ve "Kendinizin" yenilenmesi, sanırım en önemlisi yenilenmek... 

İyi Haftasonları

  Not: Meraklısı için... http://www.cittaslow.org/search/tag/assembly



MOZART'IN AVRUPA KÖYLERİ
Bazı şehirleri anlatmak başlangıçta oldukça zorlar. İlk cümleyi bir türlü kuramam, hatta ilk cümle için birkaç gün harcadığım olur. Ama, ilk cümle ortaya çıkar çıkmaz da, şehrin hikayesi kendiliğinden dökülür saçılır etrafa, tadına doyum olmaz... 
Salzburg'dan yola çıktığımızda, yol boyu Avusturya'nın Alp Dağlarına yaslanan eşsiz güzellikte doğasını seyredeceğimizi ve beynimize müthiş karelerin yerleşeceğini biliyordum ama, bu kadarını da asla tahmin etmiyordum... Bir yol ancak bu kadar "Romantik" olabilirdi... Bir yanda Alp dağları, bir yanda tipik, balkonları pembe çiçekli, dik çatılı ahşap dağ evleri, bir yanda Avusturyalı'ların şezlongları ve karavanları ile etrafında renkli görüntüler oluşturduğu göller... 
Salzkammergut Göller Bölgesi; rotamız Salzburg'dan Hallstatt'a...






Aracımızın camına yapışmış mümkün olduğunca çok çok çok fotoğraf çekmeye çalışırken, bir yandan da güzergahımıza ait notları gözden geçiriyorum, derlediğim bilgilerin hepsinde ortak nokta buranın "Yeryüzündeki Cennet" olduğu yönünde.  Hayalinizde nasıl bir Cennet var bilemiyorum ama, Hallstatt'ı gördükten sonra eminim Cennet anlayışınızı Hallstatt'a göre tekrar belirleyeceksiniz...
  

Hallstatt; eski bir Tuz Kasabası aslında, dünyanın en eski tuz madeni burada. Tuz madenini tur programının kapsamında ekstra ücret ödeyerek dolaşabiliyorsunuz. 
Hallstatt, ilk yerleşimcileri olan Tuz Madencilerini unutmamış, Kasabanın girişinde naif bir Heykelle anıyor bu bölgeye zenginliğini de kazandıran Madencileri... 


Kasaba Hallstattersee Gölünün kenarında kurulmuş, Dünyadaki Cennet görüntülerini deklanşöre ard arda basıp, sabitlemeye çalışırken, nefes kesen manzarayı kaçırmamak için de bulunduğunuz noktaya demir atıyorsunuz adeta. 
 Göldeki hayatlar; narin ve zarifçe yanınıza yaklaşırlarsa muhtemelen elinizde bretzel var demektir :)) Doğadaki dengeleri bozmamak adına bretzellerden vermemeye çalışıyorsunuz ama, o kadar ısrarcılar ki dayanamayabilirsiniz :)) ... 



Bu ilgi aslında yiyeceklere :))


1. ve 2. Dünya Savaşında hayatını kaybeden Hallstatt'lı askerler için yapılmış olan anıt duvar.



Kasaba; Zengin Madencilerin Evleri ve yol boyu birbirinden renkli görüntüler oluşturan dükkanlar ve cafe-restaurantlar ile cıvıl cıvıl.   


Hallstatt'daki en ilginç dükkan olan Antikacı Dükkanı ve dışında sergilediği eskiler...
  


Meydandaki doğal su kaynağından akan içilebilir buz gibi kaynak suyu


Ara sokaklarda kaybolmak yerine, zamanı unutmak ve bu cennette kalarak, kendinizi bulmak telaşına düşüyorsunuz.  




Hallstatt'ın çok küçük bir mezarlığı var ve yeterli yer olmadığından "her 10 yılını dolduran mezar"ın içinden kemikler çıkartılıyor, temizleniyor, güneşte beyazlatılıyor ve aile isimleri işlenerek, çeşitli motiflerle de süslenerek Katolik Kilisesindeki "Beinhaus" yani, "Kemik Evinde" depolanıyor taa ki 1970'li yıllara kadar... 1970'li yıllarda "Yakılma" Katolik Kilisesi tarafından onaylanınca; kemiklerin çıkartılıp yenilere yer açılması uygulamasından vazgeçiliyor.  


Kemik Evinin tabelası


Katolik Kilisesinin bahçesindeki son derece düzenli ama, bir o kadar da küçük Hallstatt mezarlığı


Kemik Evinde depolanmış Kemikler

Süslemek için yapılmış renkli boyalı motifler "içinde bulunduğunuz durumu" sempatikleştirip, "olabilirlik" düzeyine getiriyor. Altın dişi duran tek örnek olan süslü kafatası ise sıradanlıktan çıkartıp,neşeli ve kişiye özel kılıyor... 
Beinhaus artık tamamen turistik hizmet vermekte :))  




"Okul çantası şeklindeki gazetelik" gibi detaylarla sizi kendine başka türlü bağlıyor bu eski Madenci Kasabası...


Hallstatt'lı Oyuncaklar





Sadece evleri değil, etrafta yetişen bitkileri de son derece zarif...
Avuç içi kadar Hallstatt da çok hoş Restaurantlar var; hem geleneksel Avusturya mutfağından, hem de Dünya mutfağından tadımlar yapabilirsiniz.
Tabii bir Türk Dönerci de var Hallstatt'da :))

Hallstatt'daki Dönerci  

Yol boyu çok hoş hediyelik eşya dükkanlarından yapacağınız en Hallstatt'a özgü alışveriş "Tuz" olacaktır hiç kuşkusuz.


Ancak, "Şehri; koleksiyonlarda biriktiren bir Şehirkolikseniz" aynı benim gibi, buzdolabı magneti, baykuş ve dikiş yüksüğü koleksiyonlarınıza son derece Hallstatt'lı parçalar kazandırabilirsiniz.

"Mozart'ın Avrupa Köyleri" turu çerçevesinde bir günümüzü geçirdiğimiz Hallstatt, aynı Karlovy Vary ve Amsterdam gibi görür görmez kanıma işleyenlerden. 
Bütün Şehirkolikler yada Gezginler için kaçırılmaması gereken bir yeryüzü parçası :))  
Hele de Çinlilerin de dayanamayıp birebir kopyasını kendi Ülkelerinde inşa ettikleri düşünüldüğünde :))


Her şehrin ayırt edici bir özelliği vardır Şehirkolikler için, kiminde tarihin en karanlık dehlizlerinde zaman yolculuğuna çıkarsınız, kiminde teknoloji çılgınlığına kapılır, siber yaşama başlarsınız, kimi şehrin kokusu cezbeder, kimi şehir jazz'dır, kimisi klasik müzik, reddedilen bir şehir ise mutlaka silik bir fotoğraftır Şehirkolikler için, ondandır gidilecekler listesinde yer alamaz... 
 "Bir Şehirkoliğin kişiliğidir seçtiği Şehirler aslında"

İşte tam da bu nedenle sizin şehriniz Salzburg'sa "Romantik bir Şehirkoliksiniz demektir, dış etkilere karşı kendini koruyabilen, biraz sakin, biraz sade, tamamiyle görmüş geçirmiş" 
    
"Mozart'ın Avrupa Köyleri" turunun başlangıç noktası olan ve aynı zamanda Mozart'ın doğduğu şehir Salzburg'un, bir Şehirkolik için ayırt edici özelliği ise son derece estetik "Ferforje reklam panoları" hiç kuşkusuz.

Şehrin bütün Kimliğini panolarda görebilir, yaşayabilir, hissedebilirsiniz. Dünya markalarına, kendi standartlarını kabul ettirmiş olan Salzburg, yürekten bir alkışı hakediyor bu anlamda sanırım.  
  



Birbiri ile uyumlu, sade, ışıksız ve pırıltısız, tek işlevi markanın bulunduğu yeri işaret etmek olan zarif isim panoları, günlük hayatı kalabalık ve gürültücü yapmak yerine sakinleştiriyor, sadeleştiriyor. (İstanbul'un alışık olmadığı bir yaşam biçimi bu)  


Sazlburg demek Mozart demek aynı zamanda. 
Eğer, yaz döneminde yolunuz düşerse Avusturya'nın bu en biblo şehrine, ister bir cafede, ister en bilindik markaların boy gösterdiği Getreidegasse caddesinde, ya da en ücra ara sokaklarında dolaşın, her taraftan Mozart'ın müziğini duyacaksınız, ruhunuzu da doyuracak Salzburg kısaca. 



Tirol Bölgesi şapkalarının satıldığı Şapka dükkanları alternatif hediyelik imkanları da sunuyor 
"Bir şehri üzerinde taşımayı sever Şehirkoliklere" :))










Şehrin naif Ferforje kimliğinde Hohensalzburg'a (Salzburg Kalesi) çıkmak için kullanılan Fünikülerin tabelası favorilerimden :))  




Salzburg'lu Hugo BOSS 




Orta Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde/Şehirlerinde yediğim Bretzel'in Salzburg'daki tadı elbette "yediklerimin içinde en tuzlusu" olarak tarif edilebilir, çünkü, Salzburg; Tuz Kalesi demektir ve adını bölgeye ilk yerleşenlerin hayatlarını kazandıkları Tuz Madenlerinden almaktadır. Bretzel'in bir İstanbul'lu olarak karşılığı ise "belki" çıtır sabah Simidi olabilir :)) 
Salzburg'lu Fırıncının kullandığı Bretzelli tabela ise tam not alıyor ve favorilerim arasına giriyor...   





Şehri ikiye bölen Salzach nehri, şehrin silüetini belirleyen bir yakadaki Salzburg Kalesi ile diğer taraftaki Mirabell Sarayını birbirine köprülerle bağlıyor ve içlerinden biri -Makartsteg Köprüsü Avrupanın pek çok şehrindeki köprülerin modasına uyarak, üzerindeki kilitlerle dünyanın dört bir yanından Aşkları birbirine bağlıyor...  


Salzburg için en güzel zaman; ya Aralık Ayı- Buz Patencilerinin ve Noel Pazarlarının rengarenk görüntüleri arasında dolaşarak, ya da Temmuz - Ağustos aylarında Salzburg Festivalinin şehre yayılan sanatçıları ve sanatı ile birarada ama, her iki zamanda da kaçırılmaması gereken bir şehir "Tuz Kalesi".  

Müthiş bir Heykeltraş, müthiş bir Sergi...

Sahbi ChtiouriTunuslu, Fas'da yaşıyor ve Heykellerine, Casablanca'da hayat veriyor...



16 Haziran'dan 16 Temmuz'a kadar gezilebilecek olan Retrospektif Heykel Sergisi kaçırılmaması gerekenlerden... 

 
Favorim olan Bronz Heykel "Palyaço"




Bronz Heykellerden başka bir Dünya yaratmış kendi deyimi ile "Mağripli Sanatçı" 
Sahbi Chtioui... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 17 Haziran 2015 Tarihinde Caddebostan Kültür Merkezinde çekilmiştir...


Ayten Alkanat Sakarya 
87 yaşında, Ressam, Doğaya tutkun.

16 Haziran'dan 22 Haziran'a kadar açık kalacak olan "Doğa ve İzler 87 Yıl" isimli sergisi ile Yağlı boya resim çalışmalarını, Caddebostan Kültür Merkezi, 3. kat Fuaye Alanında sanatseverlerle buluşturuyor... 








Resimlerin ortak özelliği buram buram etrafa yayılan Doğa ve renkler. 
87 yaşındaki Sanatçı, gününün büyük bölümünde hayatın içindeki en güzel renkleri hayal gücüne bulayarak resim yapmaya devam ediyor, bazı geceler uykusuz kalma pahasına...   
Ondan öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum, en başta hayatı sevmek ve yaptığın işin hakkını vererek yapmak :), yaşama sevincini kaybetmemek ve bir tarafında hep çocuk kalabilmek...  
Yürüdüğü yolda bıraktığı izlere basarak yürümeyi isteyecekler için kaçırılmaması gereken bir Sergi "Doğa ve İzler 87 Yıl"... 

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 16 Haziran 2015 Tarihinde Caddebostan Kültür Merkezinde açılan Ayten Alkanat Sakarya "Doğa ve İzler 87 Yıl" Yağlı Boya Resim Sergisinde çekilmiştir...





87 Yaşında bir Sanatçı, doğaya tutkun, çok kuvvetli gözlem yeteneği sayesinde küçük yaşlardan itibaren doğanın renklerini hayal gücüne ve yaşam sevincine bulayarak resim yapıyor.
Yoruluyor ama, durmuyor, bırakmıyor; zaman hayallerini yenemiyor.

Ayten Alkanat Sakarya'nın  "Doğa ve İzler I 87 yıl" yağlı boya resim sergisi 16-22 Haziran tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi, 3. Kat Fuaye Alanında gezilebilir...   



ESKİ KARAAĞAÇ KÖYÜ'NÜN LEYLEK ŞENLİĞİ HAZIRLIKLARI 

Avrupa'nın 11. Leylek Köyü Eski Karaağaç 31 Mayıs'ta başlayacak olan Leylek Şenlikleri için hazırlık yapıyor. 
Resim Öğretmenliği Öğrencileri hummalı çalışma ile köyün her tarafını Leylek resimleri ile donatıyorlar, dolayısıyla ortaya son derece renkli görüntüler çıkıyor...  










İzin isteyip fotoğraflarını çekerken sohbet ettiğim Öğrenciler yaptıkları işten son derece keyif alıyorlardı. O kadar Severek ve isteyerek resimliyorlardı ki Leylekleri, Köy evlerinin bacalarındaki yuvalarında "Laka laka lak lak " gerçek Leyleklerin papucu dama atıldı...










Çalışmalarını izlerken sohbet ettiğim öğrencilerden biri yanlarından ayrılırken arkamdan sesleniyordu "Peki siz kimsiniz ?" 
nAifcdedim, bu defa sizlerin yarattığı Leylekleri yayınlayacağım bloğumda... Gülüştüler "Okuyacağız " dediler, el salladım herbirine, ayrıldım yanlarından.



Köy Meydanında; Pazar Günü olduğu için mi (Pazar günleri böyle konuk ağırlama ritüeli de olabilir), Duvarlarını resimlerle bezeyen Üniversite Öğrencileri ile şenlendiği için mi, yoksa Şenliklere çok az bir zaman kaldığından konuklara ön hazırlık yaptığı için midir, uzun sofralarda gelene geçene öğle yemeği ikram ediliyordu. 
Bir kez daha konukseverliğin ne olduğunu ve nasıl gösterildiğini yaşattı Eski Karaağaç Köyü.
Misafirperverliğinden dolayı bir kez de nAifce aracılığı ile teşekkür ederim, gerek Göçmen Leyleklere gösterdiği şefkat ve verdiği önem için, gerek Türk misafirperverliğinin ne olduğunu kanıtladığı için...

*** Fotoğraflar; nAifce  tarafından 17 Mayıs 2015 tarihinde, Eski Karaağaç Köyünde çekilmiştir.
  


SUNAY AKIN İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ - 10.YIL / 2015 


Bir süredir İstanbul Oyuncak Müzesi'ni gezmek düşmüştü içime, Sunay AKIN'ın Müzeye kazandırdığı yeni oyuncakları görmek ve İstanbul'un ruhuma en iyi gelen Müzesinde çocuk çocuk dolaşmak için.
En son 2013 yılında kızımla dolaşmıştık İstanbul'un neşeli Müzesini; üstelik Aralık ayı idi ve yeni yıl giysilerine bürünmüş Müze, tadına doyulmaz birkaç saat yaşatmıştı bize.  
Aradan geçen yaklaşık bir buçuk yılda Charlie Chaplin, Mickey Mause ve başka yeni Oyuncaklar katılmıştı Müze koleksiyonuna, ayrıca Müze bu yıl 10. yılını kutladığı içinde başka türlü bir anlamı vardı dolaşmanın.
Giriş Biletimi alırken, Gişe görevlisinden yeni gelen Oyuncakların nerelerde sergilendiğini öğrendim ama, sanki ilk kez geziyormuşum gibi yine en baştan başladım dolaşmaya.



Charlie Chaplin oyuncağı en son katılanlardan İstanbul Oyuncak Müzesine.   


Mickey Mouse eskiden beri İstanbul'luymuş gibi duruyor ama, İstanbul'un havasını suyunu yeni soluyanlardan O da :))

  Müzede en çok zamanı Bebek Evlerinin bulunduğu bölümde geçirdim yine her zaman olduğu gibi...











Bebek Evlerindeki detaylara takıldım uzun süre.
Bu Oyuncaklarla oynayan çocukların ne kadar şanslı olduğunu ve hayata, dünyadaki milyonlarca çocuktan 1-0 önde başladıklarını düşündüm ama, bu oyuncaklarla oynayan Çocukların büyüyünce "HİTLER'in Hayallerini" de oynadıklarını düşündüm akabinde.
İyi ki annelerimiz hazırlamıştı bizim oynadığımız örgüden bebeklerimizi ve yorganlarını, yastıklarını, yada tahtadan oyuncaklarımızla oynamıştık çocuk oyunlarımızı sokaklarda, kan ter içinde, düşe kalka, dizlerimizde bitmeyen yara kabukları ile... 
 (Dakikalarca bakmaya doyamadığım, İsviçre'deki bir müzayededen alınan 4 katlı Bebek Evinin fotoğraflarını camekan yüzünden istediğim kalitede çekemediğim için paylaşamadığı belirtmeliyim.)


İstanbul Oyuncak Müzesindeki ayağının tozu ile sergilenen bir diğer Bebek ise 150 yaşında ve Fransız yapımı olan Oyuncak Satıcısı.  











Çocukken gelecekle ilgili kurduğum düşlerde Daktilo, Fotoğraf Makinası ve Tır kullanmak vardı. 
Sonra birgün gelecek geldi, Üniversiteden mezun oldum, Planlama Mühendisi olarak bir Fabrikada işe başladım ve ilk maaşımla kendime Fotoğraf Makinası ile Daktilo aldım.  
Şiirlerimi daktilo ile yazmaya başlamıştım... 
"Daktilo Kız" ne güzel bir Oyuncak, nelerine dokunmadı ki geçmişimin, hangi şiirleri yazdırmadı ki yeniden... 
( "Tır kullanmak" halen gelecekteki düş'üm olarak tutunmakta içimde)



Prag'tan yaptığım Kadınca!!! alışverişlerin başında Ayakkabı yada Giysi almak yerine Kuklalar geldiği için Müzedeki Kuklaların da hiçbirini kaçırmamaya çalıştım...



1950'lerde Japonya'da üretilmiş bu Teneke Oyuncağı bir koleksiyonerden satınalarak Türk Çocuklarına hediye etmiş Sunay AKIN. 


Baykuş'u Bilge sayan Felsefeler, Oyuncağı ile, gelecek kuşaklarına bu bilgeliği aktarmayı da başarabilmektedirler hiç kuşkusuz...




Pencere kenarına oturup olan biteni, geleni geçeni seyreden Pinokyo ve Tenten Müze kapandıktan sonra ne yapıyorlar acaba ?



Müzenin edebiyat bölümününde pek çok Yazar ve Eserinin misyonu ise; yol gösterici olmak "Kahramanlarının hikayeleri ile" her günün çocuklarına. 





Dopdolu mutlulukla ayrılırken Müzeden, bir sonraki gelişime kadar, Lamba Zürafalara "Hoşçakalın" diyorum, Çocukların hayallerini aydınlatmaya devam etmelerini dileyerek... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Mayıs 2015 Tarihinde Sunay Akın İstanbul Oyuncak Müzesinde çekilmiştir...



Gölyazı'yı dolaşmak için 3 saat zamanımız olduğundan, yol boyu tablet kucağımızda Gölyazı'nın gezilecek,görülecek yerlerini tespit etmeye çalışırken, bir tabela bütün planlarımızı değiştirdi, Gölyazı'dan alelacele vazgeçip, gördüğümüz tabelanın peşine takıldık, Susanna Tamaro'ya uyarak: "Yüreğimizin götürdüğü yere doğru"...



Peşine takıldığımız tabela işte tam da bu: Eskikaraağaç Köyünün tabelası. 






Eskikaraağaç Köyünün özelliği Leylek Köyü olması ve 2011'den itibaren 11. Avrupa Leylek Köyü olarak seçilmesi.






Leylek yuvaları karşılıyor konukları Köye girer girmez zaten ve her evin duvarında Leyleklere ait ya bir fotoğraf, ya da bir bilgi tabelası var.  









Aynı Cumalıkızık ve Trilye'de olduğu gibi Eskikaraağaç Köyünde de "Kadınlar Derneği" var. Bu apaydınlık Köyde de umutlarımın üzerine yıldız tozları serpiyor...









Köydeki Perdeler dahi Leylek işlemeli :) 








Bütün Köylerimiz gibi sakin, kendi halinde, huzurlu "Leylek Köyü", arada bir sessizliği bozan
"laka laka lak lak" sesleri -ilk kez gerçek Leylek sesi duyan benim için- yere göğe sığdıramadığım anlar yaratıyor. Elimden gelse sesleri de fotoğraflayacağım... 


Ve Eskikaraağaç'ın leylekleri...



Leylekler yuvalarını başka kuşlarla paylaşıyor, hepsi mutlu mesut birarada...


Gölyazı yerine konakladığımız Eskikaraağaç'tan istemeye istemeye ayrılıyoruz, İstanbul feribotuna yetişmek için...

Leylekseverler için önemli bir Not: Avrupa Leylek Köyü Eskikaraağaç'da, her yıl Mayıs-Haziran Ayında Leylek festivali düzenleniyor, bu yıl 11.cisi gerçekleştirilecek...



Bursa'dan Yalova'ya yol alırken konakladığımız bir merkezde ilkbahar renklerini fotoğraflamaya dalınca biraz olsun unutuyorum Leyleklerden uzaklaştığımı ... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 23-24 Nisan 2015 Tarihinde Cumalıkızık, Mudanya, Trilye ve Eski Karaağaç Köyünde çekilmiştir...


TRİLYE yada ZEYTİNBAĞI
Trilye yada Zeytinbağı, eski bir Rum sahil Kasabası, dünyaca ünlü Zeytin bağları var. Mudanya'dan yaklaşık 12 km. uzaklıkta ve birbirlerini tamamlayan puzzle parçaları gibi bu iki yerleşim, biri olmadan diğeri yarım kalacak sanki.
Her yer zeytin, zeytinyağı, doğal sabunlar, bir de rakı-balık ve Atatürk...
Ayrı bir kültür ve renk Trilye, neşeli ve mutlu, hayattan keyif almasını bilenlere kol kanat geriyor, bu şu demek; hayatın zevkini çıkartmak için vereceğiniz kısa molalarda "Trilye" iyi bir seçenek...
Sokaklarında kaybolabilir, zeytin türevlerinden alışveriş yapabilir, akşamı da deniz ürünleri ile donatılmış bir sofrada demlenerek kapatabilirsiniz ve en önemlisi bütün bunları yaparken ruhunuz doyacak ve beyniniz dinlenecektir...   






Eski Rum Evlerinin bir kısmında halen oturuluyor ancak, bir kısmı ne yazık ki virane halde. 
"Taş Mektep" en ünlü binalardan; 1909 yılında inşa edilmiş, 1924 yılında Kazım Karabekir tarafından öksüz ve yetim çocuklara eğitim vermek üzere Dar-ül Eytam olarak hizmet vermeye başlamış, bir söylenti Kıbrıs Ortodoks'larının Başpiskopos'u ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios'un bu okulda okuduğuna dair. Makarios'un bizim açımızdan önemi; 2. Dünya Savaşından sonra Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleşmesini isteyen Enosis hareketinin önderlerinden olması...    
Taş Mektep
Mudanya'dan sonra Trilye'deki görüntüler de 23 Nisan çoşkusunu yaşatıyor, Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'lü Türk Bayrakları ile. 



Evlerin dış cephelerinin detayları son derece hoş ve çocuksu Trilye'de, pozitif bir ruh haline bürünüyorsunuz daracık sokaklarında gezerken, kapısının önünde oturan Trilye'liler de mutlaka nereden geldiğinizi soruyor ve cevabınızı beklemeden sizi yönlendiriyorlar ya Taş Mektebe, ya Çamlı Kahveye, ya Fatih Camii'ne (eski kimliği ile Aya Tadori Kilisesi)...   








Çamlı Kahve, Trilye'nin Tepe noktası, çam ağaçları ile sessizliği dinlemek, kuşbakışı Trilye ile Marmara'yı seyretmek için olmazsa olmazlardan. 




Çamlı Kahve ile yanyana ancak, bir önce konuşlanmış olan Trilye'li Kadınlar Kooperatifinin Tabelasını görünce dayanamıyoruz ve kadın dayanışması adına kahvemizi Çamlı Kahve yerine burada içiyoruz manzaranın keyfini çıkarta çıkarta... (buradaki manzaranın daha iyi olduğunu da belirtmeliyim)
   


Trilye'de sokak aralarında eskinin ayak izlerini sürerken karşınıza; Kemerli Kilise (Duvarlarına resim yapılan ilk Kilise olarak bilinmekte), Fatih Camii (Osmanlı'lar tarafından Camii'ye dönüştürülmüş eski adıyla Aya Tadori Kilisesi), Camii'nin yanında yer alan ve Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmış Osmanlı Hamamı, Dündar Evi (Yuannes Kilisesi) çıkacaktır. Ne yazık ki bu yapıların çoğunun acilen koruma altına alınması gerekiyor...    





Trilye alışveriş açısından da cennet adeta; özellikle Zeytin ve zeytinyağı ile doğal sabunlar ve değişik otlar mutlaka alınacaklardan, bir de Eski Rumlardan kalma bir gelenek olan ve halen devam ettirilen "Sevgi Kumbarası" var ki- Trilye çarşısında alışveriş yaparken bizimle ilgilenen Dükkan sahibinden hikayesini dinleyince daha da anlamlı bir hale dönüştü. 
  


Rum geleneğinde; Çiftler birbirleri için bir kağıda yazdıkları sevgi ifadelerini "sevgi kumbarasına" atıp biriktiriyorlarmış. Evin büyük oğlu evlenirken anne-babasının kumbarası oğlana veriliyormuş ve 2. kuşak devam ediyormuş sevgilerini kumbarada biriktirmeye. Eğer, diyelim çiftler ayrılmaya karar verirse, son bir şans tanımak üzere kumbara kırılıp, çiftler birbirleri için yazdıkları sevgi sözcüklerini okuyorlarmış... Bu gelenek halen devam ediyor Trilye'de."Sevgi Kumbarası"'nın öyküsü bambaşka bir renk ve tad...
      





"Trilye Çarşısı"nda satılan cild arındırıcı "Tuz sabunu"'ndan alınmasını özellikle öneriyorum, cilde çok iyi geliyor. Kullanım şekli ile detaylı bilgileri dükkandaki yetkililer veriyor. Ayrıca, pek çok amaca göre doğal sabunlar var. 


Zeytin ve Zeytinyağı için "İsmail Emil" iyi bir adres.
Pek çok zeytin, zeytinyağı, zeytin sabunu ve hatta zeytin yaprağı çayı bulacağınız bu dükkandaki ürünlerin tamamı kendi üretimleri. Zaman sınırı yüzünden fabrikalarını gezme fırsatını bulamadık ama, Osmanlı'dan beri öncelikli olarak tercih edilen Trilye zeytinini istediğiniz gibi ambalajlatarak alabilirsiniz buradan.




Konaklamak için tercih ettiğimiz Trilyalı Otel ise dekoru, mutfağı ve odalardaki konforu ile kesinlikle iyi bir İşletme. Akşam yemeğinde tercih ettiğimiz ürünlerden özellikle deniz börülcesi tam not alarak balık ile birlikte geceyi lider bitirdi. 

 


Trilyalı Otel'deki en hoş detaylardan biri her odanın bir ismi olması. Odaların isimleri Trilye'nin dünyaca ünlü Zeytin bağlarından gelmekte. Bizim kaldığımız odanın ismi "Lamarya" idi.

Sabah uyanınca camdan içeri dolan deniz havasına eşlik eden kırlangıç kuşları ise Gün'e iyi ve mutlu başlangıç yapmanızı sağlamakta...  



Trilya'lı Otelin kahvaltısı da sunum, lezzet ve çeşitlilik açısından son derece başarılı, beklentilerinize fazlası ile cevap veriyor. Serpme kahvaltının favorisi sıcak ekmek ve havuçlu mücver.
İlkbaharda henüz yazlıkçı kasabalar kalabalıklaşmadan gezilecek yerlerden Trilye, tadını daha iyi çıkartabilmek adına...
"Bir yolculuk biterken yenisini planlamaya başlar şehirkolikler" henüz yolculuğumuz bitmiyordu ama, aklımıza Gölyazı düştü bir kere, el sallayarak ayrıldık Trilye'den, istikamet Gölyazı...  

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 23-24 Nisan 2015 Tarihinde Cumalıkızık, Mudanya, Trilye ve Eski Karaağaç Köyünde çekilmiştir...


CUMHURİYET TARİHİNE İMZA ATAN KASABALARDAN BİRİ; MUDANYA
(Aklımız kalarak ayrıldığımız Cumalıkızık Köyü ile Mudanya arası yaklaşık 36 km.)
Mudanya, Kurtuluş Savaşının önemli kilometre taşlarından biri. 
Savaş bitiminde Türk Hükümeti adına "Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü" ile İtilaf Devletleri Komutanlarının 3-11 Ekim 1922 arasında Mudanya'daki uzlaşması ile 14 maddelik Mudanya Bırakışması imzalanıyor ve bu güzel Kasaba Cumhuriyet tarihindeki yerini böylece almış oluyor. 


Mütareke Anıtı; Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün Mudanya Bırakışmasının imzalanması sonrasında İsmet İnönü'ye teşekkürleri...  


Mudanya Bırakışması'nın imzalandığı Bina... 


Cumhuriyet'in parlayan yıldızlarından Mudanya, Eski Rum Evleri ile de ziyaretine gelenlere görsel bir ziyafet sunuyor.









Hayat, her zaman bir yolunu bulur...

Şimdilerde Otel olarak kullanılan Eski Gar Binası 
Rum evleri sokağında dolaşıp, Mudanya'ya ait hatıra eşya alışverişi de yaptıktan sonra kahve molası için Eski Mudanya Tren İstasyonunun otele dönüştürülmesi ile hizmet vermekte olan Montania Hotel'deki La Gare Restaurant Cafe'de soluklanıyoruz. La Gare Cafe, Eski Rum Evleri Mahallesinin tam aksi istikametinde ve son derece hoş dekore edilmiş. Tren kompartımanı şeklinde yapılmış oturma bölümlerinde duvarlarda Trenler ve Gara ait eski fotoğraflar asılı. Kahvelerimizi yudum yudum içerek La Gare Cafe'nin tadını çıkartıyoruz.  





Mudanya'dan da ayrılmak istemiyoruz ama, Trilye bizi bekliyor, 23 Nisan olmasının getirdiği coşku ile her yerde Atatürk posterleri ve Türk Bayrakları ile donatılmış Mudanya'ya el sallıyor ve yeniden düşüyoruz yollara... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 23-24 Nisan 2015 Tarihinde Cumalıkızık, Mudanya, Trilye ve Eski Karaağaç Köyünde çekilmiştir...


CUMALIKIZIK, MUDANYA ve TRİLYE yada ZEYTİNBAĞI, BİR DE ESKİ KARAAĞAÇ
2 günlük kaybolmalar bazen uzun tatillerden daha iyi dinlendirir, o yüzden de çok değerlidir. 
23 Nisan'ı 24'ü ile birleştirip 2 günlük kayboluş için iyi bir adres oldu TRİLYE yada eski adıyla ZEYTİNBAĞI.
Trilye, Marmara denizinin Güney Kıyısında, Bursa-Mudanya'ya bağlı eski bir Rum Kasabası.
Hem Bursa, hem Mudanya, hem de Trilye isimleri aynı tarifte kullanılınca;
"Bir Şehri; kahverengi yol tabelalarını takip edip, yolun ne kadar uzadığı ile değil, neler görüldüğü ile tarifleyen Şehirkoliklerdenseniz" istikamet Trilye'den önce Cumalıkızık Köyü ve Mudanya olmalıdır.
Fotoğraf tutkunları için Bursa-Cumalıkızık Köyü çok fotojenik, sonsuz seçenek sunuyor Köydeki renkli görüntüler, dokusunu koruyarak bugünlere gelmiş eski bir Osmanlı Köyü aslında. Uludağ'ın eteklerindeki vadilere kurulan Köylere "kızık" adı veriliyor, Osmanlı'nın kurucusu Osman Bey'in köyün bir cuma günü kurulması nedeniyle Köye "Cumalıkızık" adını verdiği söyleniyor ama, bir başka söylentiye göre ise diğer kızık köyü erkeklerinin cuma namazına bu köye gelmesi ile adını aldığı yönünde. UNESCO'nun Koruması altındaki köyde, Osmanlı mimarisinin en güzel örnekleri olan 270'e yakın ev ve köy merkezinde bir de müze bulunuyor. Köyün girişinden itibaren Köylü Kadınlar tezgahları ile karşılıyor sizi, bir de sıcak ilgi ve kocaman gülümsemeleri var adımınızı atar atmaz sundukları. 


















Kimi tezgahta ev yapımı reçeller, tarhanalar, erişteler, kimi tezgahta el oyması ağaç işleri, kimi tezgahta göz nuru atkılar, şallar, bebek patikleri ve illaki buzdolabı magnetleri...


Bütün tezgahlardaki ürünlere ilgi göstermek gerek, hepsi köy ahalisinin el emeği, göz nuru, kadınlı erkekli...

  




Evlerin büyük kısmında kahvaltı dahil, çeşitli seçeneklerle köy lezzetlerini tadabilir ya da kahve veya çay molası vererek evlerin dokusunu daha yakından görme imkanı bulabilirsiniz. Zaten hamur işi kokuları sizi kendine çekeceğinden "Patlıcanlı Gözleme" ve "Tahinli Çörek" yemenizi özellikle öneriyorum. 
Daracık parke döşeli sokaklarda, 1300'lü yıllardan beri birbirlerine yaslanmış ve birbirlerinden güç almış Evler rengarenk; sarı,pembe,mavi,yeşil, kimi cumbalı,kiminin penceresi kafesli, kimi yıllara yenilmiş, kimi yaşlansa da eskimemiş, bazılarının kapısında sapsarı bir traktör, kiminin duvarını çiçeklerle bezenmiş şallar güzelleştirmekte ve çoğunun dövme demirden yapılmış kapı tokmakları ve kulpları ise sanki Osmanlı olduklarının ispatı...





Alt katları dükkan olan Evlerin bir kısmında satılan doğal ürünlerin başında kestane çiçeği geliyor ki- sinüzit için birebir olduğunu anlattı satınaldığımız dükkandaki yaşlı nine.



Evlerin resimlerini çeke çeke dolaşırken "Kadınlar Derneği" görmek içime umut dolduruyor ve bu bilince ermiş bir "Köy Ahalisi" gelecekte daha güzel şeylerin yapılacağının teminatı oluyor... 

  

Rengarenk bir köy "Cumalıkızık", rengarenk "köy ahalisi" ile görülmezse yaşamda hep bir eksik kalınacaklardan...  
Aslında bir gün ayırmak gerek Osmanlı'nın ayakizlerini ararken kaybolmak için, aklımız kala kala biniyoruz arabaya, çünkü sadece 2 günümüz ve gideceğimiz çok yer var. Osmanlı'ya veda edip, buram buram Cumhuriyet kokan Mudanya'ya doğru yol almaya başlıyoruz...  

***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 23-24 Nisan 2015 Tarihinde Cumalıkızık, Mudanya, Trilye ve Eski Karaağaç Köyünde çekilmiştir...


İSTANBUL'DA LALE ZAMANI  
GÖZTEPE PARKI 2015 

Nisan; Laledir İstanbul'da...
Göztepe parkı da Lalelerin en güzel sergilendiği noktalardan biri hiç kuşkusuz... 
Parka girer girmez Lalelerin yarattığı cümbüş sizi içine çekmekte, çocuksu tarafı var Lalelerin ve bunu size de bulaştırıyorlar hemen. Hangisinden başlayacağınıza karar veremiyorsunuz, 

 

kırmızılar her zaman bir adım önde olsa da, 
her biri ile tek tek tanışmak ve o anı ölümsüz kılmak en büyük amacınız oluveriyor. 



Tekil yada 



çoğul, 



ister taraftar Lale (sarı kırmızı)



ister alacalı bulacalı,



ister saflığın simgesi bembeyaz,



yada belki katmer katmer, 



belki yalın kat, 



kimi azınlık,



kimi çoğunluk,



ama hepsinin içi güzel, 



dışı zaten güzel, 



kimi kendinden emin, 


kimi misafirperver, 



kimi arkadaş canlısı ... 

Tanışacağınız tüm Laleler, renklerine göre bir anlam katıyor hayata ve o anınıza... 
Laleler ile sarmaş dolaş olurken arada gözünüz başka çiçeklere de takılıyor ama, onları en sona bırakıyorsunuz çünkü, Lalelerin ömrü çok kısa, Nisan boyunca. Bu bir ayı iyi değerlendirmek gerek. 
İstanbul'u, Nisan'ı ve Laleleri sevmek gerek... 



Lalelerden sonra dostluk kuracağınız çiçekler ... 










***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2015 Nisan Ayında İstanbul Göztepe Parkında çekilmiştir...


TEREZİN
Eğer, HİTLER girmiş olduğu yetenek sınavının sonucunda Viyana Güzel Sanatlar Akademisini kazansaydı ve Ressam olsaydı 1930'lardan sonra özellikle Avrupa ve Dünya nasıl şekillenirdi acaba? 
Keşke yeteneği olsaydı da Ressam olsaydı, ya da keşke kazanamadığı zaman etrafa vereceği zararı görebilecek bir komisyon değerlendirseydi sınav kağıdını Adolf'un... 

Avrupa'nın en büyük utancı "Nazi Kampları"
Savaş; zaten Yeryüzüne yakışmıyor,
Naziler de bir illüzyon sanki, Yaşlı Kıtadaki göz yanılsaması...
"Nazi Ölüm Kampları" ise tarihteki kara delikler... 


İşte bu Karadeliklerden biri Terezin...


Kasaba da ilk hissedilen suçlu bir sessizlik içinde olduğu. Sessizlik o kadar büyük ki- Yas tutmakta Terezin ve yaşanmaması gerekenleri yaşamış olmaktan dolayı ağırlaştırılmış müebbete mahkum etmiş kendini. Yaşama ait değil kısaca, Ölüme ait varlığı... 



Aslında, Toplama Kampı olarak görev yapmış bir kamp burası.
Kampın girişinde Hristiyanlıkla Yahudiliği biraraya getiren Haç ve Davut Yıldızı karşılıyor gelenleri. Çoğu meçhul olan Yahudi asker mezarlarının üzerindeki taşlar durumu iyice trajediye dönüştürüyor. 
Yahudilikte mezara çiçek bırakma adeti yok, onun yerine mezarın üzerine sol elle bir parça taş bırakıyorlar. Taş koyma ritüelinin bir nedeni de mezarın yenilenmesini sağlamak. Eski zamanlarda mezartaşı olmadığı için mezarlık ziyareti yapanlar bir parça taş bırakarak mezarın yenilenmesini sağlıyormuş çünkü.



Çalışma Kamplarının kapısında yazılı olan  "Arbeit Macht Frei" "Çalışmak Özgürleştirir" tabelası Terezin'de de var.
Yahudilere umut vermek için mi yazılıdır acaba? 



Nazi Toplama Kamplarının Listesi 


Terezin; 1780-1790 yılları arasında Avusturya İmparator'u Joseph'in talimatıyla annesinin adına ithafen -Theresienstadt-olarak kurulmuş, 2. Dünya Savaşında, (1940-1945 arası) maalesef Gestapo ele geçirmiş ve Nazi Toplama Kampı olarak kullanılmış.    


Kampa gelecek "Denetleme"lerde kullanılmak üzere konulmuş olan Sobalardan biri, maalesef asla kullanılmamış, zaten boruları da yok... 


Ranzalarda boylamasına değil, enlemesine yanyana yatıyor Yahudiler, sığabilmek için yataklara ve odaya... 


Yahudilere tahsis edilen dolaplar... 


Revir olarak kullanılan bölüm


Yine olası "Denetleme"lerde kullanılmak üzere yapılmış lavabolar...


Hiç kullanılmamış gibi yepyeni ve tertemiz durmalarının nedeni gerçekten de hiç kullanılmamış olmaları. Sadece göstermelik yapılmışlar, zaten boru bağlantıları da yok... 


Yahudi'lerin elbiselerini yıkadıkları kazanlar... 



Suçluları ! ya Kurşuna diziyorlar ya da bu sehpada İdam ediyorlarmış...


Terezin'de bir de Müze var, fotoğraf çekmek yasak, beyninize kazınıyor görüntüler zaten. En etkileyici bölümlerden biri kampta kalan Yahudi Çocukların yapmış olduğu resimlerin sergilendiği bölüm, bir de Zyklon B Kapsülleri (zehirli gaz )... 

Terezin bir Toplama Kampı olduğu halde insan gördükleri karşısında insanlığından utanıyor ve "Yahudi Soykırımını" yapan Gaz Odalarının olduğu Ausschwitz gibi Nazi Ölüm Kamplarını düşünemiyor bile...  

Avrupa, 1939-1945 arasında yaşananları açıklamakta zorluk çekecek gelecek nesillere... 

,  ***Fotoğraflar; nAifce tarafından 13.12.2014 tarihinde Terezin Nazi Kampında çekilmiştir...


PRAG'DA NAZİ KURŞUNLARI 

16 Mart 1939'da Alman Birlikleri Çekoslovakya'yı işgal ederek, 1945 yılına kadar bu Devleti haritadan isim olarak siler ama, Prag'ı bombalatmaya Heil HİTLER'in vicdanı (!!!) el vermez ve zaten Çek'ler de Prag zarar görmesin diye direnmeden şehri teslim eder-Nazi Tanklarına ve Postallarına- Nazi tahribatı yaşamaz Gotik Prag. 
Ancak, yine de Nazi'lerden kalma kurşunlar vardır şehirde !!!

Nazi Kurşunlarının olduğu
St Cyril and Methodius Kilisesinin duvarı
Nazi'leri Ülkelerinden kovmak için direnen bir avuç Çek Askerine sıkılmıştır bu kurşunlar... 
Nazi'lerin "en" acımasız, "en" zeki  ve "en" katillerinden biri olan Reinhard HEYDLICH; 1941 yılında Çekoslavakya'nın koruyucusu (Protektör) görevi ile Çekoslavakya'ya gelir. 
Uyguladığı acımasız savaş stratejisi ile bölgeyi yönetir. Kendi düzenine karşı gelenleri cezalandırır, idam eder, zorbalıkla kendine itaat etmeye zorlar. Ancak, disiplinli yönetimi ile  bir yandan üretim artar, ekonomi düzelmeye başlayınca yerel halkın da desteğini almaya başlar. Bu işbirliği İngilizlerin ve Sürgündeki Çekoslavak Hükümetinin işine gelmez, durumdan hoşnut olmadıklarından Reinhard HEYDRICH'i ortadan kaldırmak için devreye İngiliz İstihbarat Servisi tarafından eğitilmiş 2 kaçak Çekoslavak Askerini sokarlar.
Bu Askerler; Jan KUBIS ve Josef GABCIK'dir. 
1942 yılında İngiltere'deki eğitimlerini tamamlayıp, kendilerine verilen görevi yerine getirmek üzere uçakla Çekoslavakya'ya gelirler ve Paraşütle atlarlar uçaktan, Lidice Köyü yakınlarına düşer 2 asker.  
27 Mayıs 1942'de HEYDRICH, Prag'daki Kasabalardan Kobylisy'deki karargahından üstü açık arabası ile ayrılır. (Reinhard HEYDRICH'ın arabasının üstü açıktır ve suikast için bu büyük bir avantajdır.)
Yol yaklaşık 1 saat sürecektir. Yolda keskin bir viraj vardır ve Jan ve Josef suikasti bu noktada yapmayı planlamıştır. 
Gerçekten de araba gelirken bir Gözcü ıslıkla haber verir, araba viraja girince yavaşlamasını fırsat bilip Jan KUBIS bombayı atar ancak, Josef GABCIK'in silahı tutukluk yapar. Bomba patlar patlamasına ama, hedef; kurşunla vurulamaz bir türlü. HEYDRICH ağır yaralanır bu suikastte, hastaneye kaldırılır. 
Ancak, kurtulamaz ve 4 Haziran 1942 günü acılar içinde ölür Reinhard HEYDRICH, nam-ı diğer Prag Kasabı.  
HEYDRICH gibi büyük bir beyni kaybettikleri için Nazi'ler yastadır. İntikam almak için Hitler 10.000 Çekoslavak'ın kurşuna dizilmesi ve Lidice Köyü'nün haritadan silinmesi talimatını verir. 
Gerçekten de 10 Haziran günü Lidice Köyü'nü haritadan silerler, 16 yaşından büyük bütün erkekleri kurşuna dizip, kadınları ve çocukları bir daha geri gelmemek üzere toplama kampına gönderirler. 
Keza, Lezaky Kasabasında da 16 yaşından büyük erkekleri kurşuna dizerler ve Lidice Kasabası gibi haritadan tamamen silmeselerde, evleri ateşe verirler, yakıp yıkarlar. 
Jan ve Josef 18 Haziran'a kadar saklanmayı başarır. 
18 Haziran günü Ortodoks St Cyril ve Methodius Kilisesinde (Aziz Kiril ve Metodi Kilisesi) saklandıklarını öğrenir Nazi'ler. Yaklaşık 2 saat süren çatışma sonucu KUBIS öldürülür, GABCIK ise yakalanmamak için şakağına silahını dayar ve intihar eder.

İşte, Prag 2. Bölgede, Resslova Caddesindeki Ortodoks Kilisesinin duvarındaki kurşunlar, Vatansever Jan ve Josef 'e sıkılmıştır. 
Çekler; kurşunların olduğu yere bıraktıkları çiçeklerle bu yiğit oğullarını bağırlarına basmaktadır hergün...
Gezegenimizin de bu iki evladına bir borcu vardır, Nazilerin en vahşisininden onların sayesinde kurtulduğu için... 
JAN KUBIS
JOSEF GABCIK

Figueres, İspanya'da küçük ve sessiz, sakin, durağan bir Kasaba, oldukça sıkıcı hatta. 
Taa ki 11 Mayıs 1904 yılına kadar. 11 Mayıs 1904 tarihinde Katalan ve dahi Salvador Dali Figueres'te gözlerini dünyaya açınca Figueres'in de şansı açılıyor hiç kuşkusuz.  

İspanya turlarının vazgeçilmez yerlerinden birine dönüşmüş durumda Figueres, bunun en büyük nedeni elbette Dali-Tiyatro Müzesi. 

Yol arkadaşım www.erikhirsizi.blogspot.com ile birlikte Barcelona'dan tren ile yaklaşık 2.5 saat süren bir yolculukla vardığımız Figueres'i görür görmez sevdim, öylesine sevdim ki-keşke birkaç gün Figueres'de kalsaydık diye düşündüm Barcelona yerine. 

Trenden indiğimiz anı ölümsüzleştiriyorum Figueres Tren İstasyonunda 

Dali-Tiyatro Müzesi'ni ararken, yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan ve Dali'nin dahiliğini kanıtlayan akıl oyunu "Dali resmi çizmece" Figueres'i eğlenceli hale dönüştürüyor....

Müzeyi bulduğunuzda yerlere kadar eğilebilirsiniz selamlamak için bu Dünyanın en iyi sürrealist yapısını. 
Aslında, 1960'lı yıllarda Bina virane haldeki eski Belediye Tiyatrosu. 
 Dönemin Belediye Başkanı Ramon Guardiola i Rovira; Figueres'in Dali'ye olan düşkünlüğünü ve sevgisini binayı müze olarak kullanması için tahsis ederek gösteriyor.  Binanın Müzeye dönüştürülmesi çalışmalarında bizzat bulunuyor Dali ve tabii ortaya bu yapı çıkıyor, içindeki eserler kadar mükemmel binanın dışı da...   

Theater Museu Gala Salvador Dali building from outside
Dali, çok sevdiği Yumurta ve Ekmek kullanarak tasarlamış binanın dışını.   
Yumurta, yaşamın başlangıcını, Ekmek, kutsal olanı ve bereketi simgelemekte çünkü.

Dali, büyük aşkı Gala için yaşamış ve üretmiş. Müze; baştan sona Dali'nin Gala'ya olan aşkı ile dolu, dopdolu... Kiminde mücevher olarak ortaya çıkmış Gala tutkusu, kiminde sürrealist bir heykel, kiminde Abraham Lincoln... (Gala, bir resimde Abraham Lincoln'e bile dönüşmekte Dali'ce) 

Çıplak göz'le baktığınızda Gala, objektif'den bakıldığında Abraham Lincoln

Bu arada bir kadının Dünyanın en önemli şairlerinden ve ressamlarından ikisini aynı anda  kendisine aşık edebilmesi büyük başarı sanırım... 
Aslında Gala, Fransız şair Paul Eluard ile evliyken kendisinden 10 yaş küçük Dali ile ölene kadar sürecek olan tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyor ve şair'den boşanıp, üstelik kızı Cecile'i de babası Eluard'la bırakıp, ressam ile devam ediyor hayatına, Eluard öldükten sonra evleniyor Dali ve Gala. 1982 yılında Gala, 1987'de Katalan Dali veda ediyor  hayata.



Müzenin bahçesinde duran Cadillac ve içinden damlalar sarkan Kayık, hikayelerini öğrendikten sonra ilgimi daha da çekiyor. 
Gala'ya ait olan kayığın içinden sarkan damlalar aslında prezervatifler ve bereketi simgeliyor.
 "Yağmurlu Cadillac"'ın ise üzerinde bir Bereket Tanrıçası var, bozuk para bölümüne para attığınızda arabanın içinde yağmur yağmaya başlıyor. Cadillac'ı bir şöför kullanıyor- ki şöför kurşunlanarak öldürüldüğünü hayal ettiği oğlunu simgeliyor, arka koltukta Gala ile Dali. Henüz genç ve parasız bir ressamken, üstüne üstlük yağmur yağarken, yanından geçip giden bir Cadillac'a iç çekip bakarak bugünleri tasarlamış olduğu anlatılıyor, o günleri unutmamak için Cadillac'ının içinde yağmur yağıyor tam da üzerine.    


Hiç bir detayı kaçırmadan dolaşıyorum, o sırada bir odanın Mae West'e dönüştüğünü görünce ayrılmak istemiyorum bu Müzeden.    





Dali, Gala'ya sevdalı,biz Dali'ye...

Barcelona ve Figueres seyahatinde yol arkadaşım olan www.erikhirsizi.blogspot.com 
fotoğraflarını benimle paylaştığı için ayrıca teşekkür ediyorum... 




Yolunuz Barcelona'ya düşerse, ne yapın edin Figueres'e de gidin ve Dünyanın en ilginç Sürrealist eserlerini barındıran Katalan Dali'nin Müzesini dünya gözü ile gezin, hem de hiç bir detayını kaçırmamaya özen göstererek...
***Fotoğraflar; nAifce ve www.erikhirsizi.blogspot.com  tarafından Figueres Dali Theatre Museum'da çekilmiştir...


Bodrum'a giderken bu defa Apollon Tapınağını kestirdik gözümüze küçük bir mola için.
Medusa Kafalarını fotoğraflamaktı amacımız.



Medusa, mitolojinin kötü kızı, yılan saçlı ve gözlerine bakanı taşa çeviriyor. Üç kızkardeşler ve kızkardeşleri ölümsüz olduğu halde Medusa ölümlü.( Mitolojide bu üç kızkardeşin adı Gorgonlar) Aslında Medusa dünyalar güzeli bir kızken, denizler, depremler ve atlar Tanrısı Poseidon'un Medusa'ya olan aşkı; Zeka, Sanat ve Barış Tanrıçası ve Poseidon'un eşi olan Athena'yı kızdırıyor ve Medusa'yı yılan saçlı, çok çirkin biri haline çevirerek öcünü alıyor. 

Ancak, Medusa'nın çirkinleşmesi yeterli gelmiyor Athena'ya ve öldürmesi için Argon'lu bir kahraman olan Perseus'a görev veriyor ve yardım ediyor. 

Yılan saçlı Medusa'yı görmek istiyorsanız Didyma Apollon Tapınağını ziyaret etmelisiniz, gözlerinin içine bakmadan dolaşmalısınız ki - Medusa sizi de taşa çevirmesin...




Ayrıca, Apollon Tapınağının girişinde bulunan Müze Store'da gerek tapınağa, gerek Anadolu Medeniyetlerine ait yayın ve hediyelik eşyalar oldukça hoş."Müzekolik bir Şehirkolik" olarak müzede sergilenen her türlü eşyanın yada sanat eserinin, Müze Store'dan Kitap yada hediyelik eşyasını almayı "Geçmişin Ayakizini sürebilmek açısından" çok önemsediğimden, Didyma'daki Apollan Tapınağının girişindeki Müze Store bu imkanı fazlası ile sağlıyor.
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Didyma Apollon Tapınağında çekilmiştir ... 



Birkaç gündür Bardakçı koyu'ndayım, Bodrum'da. Tatile çıkmadan önce kızımla yaptığımız seyahat planında "Zeki Müren Sanat Müzesi"ni ilk sıraya yazdığımız için Müze ziyaretini gerçekleştirdik ve sıcağı sıcağına paylaşmak istedim. 
Zeki Müren, bütün mal varlığını bilindiği üzere Mehmetçik Vakfı'na bağışlamıştı. Bodrum'da yaşamış olduğu ev de Mehmetçik Vakfının ancak, Mehmetçik Vakfı, Kültür Bakanlığı ile bir protokol yaparak ev 2000 yılında Müze haline getirilmiş.
Müze, Pazartesi günleri kapalı, diğer günlerde Zeki Müren Caddesi, No:11'deki adresinde kapılarını açıyor sevenlerine. (Müze ev; Halikarnas'a oldukça yakın) 65 yaş üstüne bedava, giriş ücreti ise 5 TL. 
Bodrum'da yapılacaklar listesine bu Müzeyi de eklemelisiniz hem hüzünlü, hem çok renkli ve eğlenceli. Zeki MÜREN çok yönlü bir sanatçı. Sadece Sahne Sanatçısı, Şarkıcı, Besteci, Sinema oyuncusu değil, aynı zamanda güzel sanatlardan mezun ve son derece güzel desen ve resim çalışmaları var ve Müze Ev'de kostümleri, ayakkabıları, plakları, aldığı ödüller, takıları, fotoğrafları ve posterleri, mektupları dışında, yapmış olduğu resim ve desen çalışmaları da sergileniyor. Üstelik Müze Evi gezerken fonda Zeki MÜREN'in sesi eşlik ediyor, kâh "Bir demet Yasemen" diyor, kâh "gözlerinin içine başka hayal girmesin"...


































Yatak Odası ve Sahne Kostümlerinin sergilendiği oda en keyifli bölümleri Müzenin. Apartman topuk çizmelerini çok sevdim, bir de  desen çalışmalarını. 
Sanatçı olmak aykırı olmaktır, Zeki Müren tercihleri ile farklı ve aykırı büyük bir sanatçı.
Müze, Bodrum'da farklı zaman geçirmek için gidilesi bir yer, hem de Müzeyi ayakta tutabilmek için de gezmek gerektiğini düşünüyorum... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Eylül 2014 tarihinde Bodrum Zeki Müren Sanat Müzesinde çekilmiştir ... 


Gezginler, Şehri dolaşırken bütün duyu organlarını kullanırlar, hem de güçlendirilmiş olarak, gözleri başka görür, dilleri başka tadar, başka türlü dokunurlar şehre, en tiz sesini duyar ve şehrin kokusu ciğerlerine dolar. 
Ama, hep bir eksiktir, yetinmezler, göremediklerini, duyamadıklarını, dokunamadıklarını, tadamadıklarını ve ayırtedemedikleri kokuları ararlar. 
"Şehirkolik olmak; en son detayını bulmaya çalışmaktır bir kentin" 
  Aristokrat Lüksemburg'taki "en son detay" şehirle ilk buluşmamızda karşıma çıkan "Şarlatanlar"'dı. Üstelik Aristokrat değil , tam tersine bohemdi!!! en son detay...






Benedicte WEIS'ın Theatre Square'de (Tiyatro Meydanı) hayatı renklendiren  
"Les Saltimbanques"(Şarlatanları) ile avucunun içine alıyor Lüksemburg sizi. Sonrasında gezdiğiniz her sokakta birden bire karşınıza çıkıveren ve şehri büyük bir tiyatro sahnesine dönüştüren bronz heykeller damgasını vuruyor bu küçücük Başkent'e.




"Şarlatanlar"'ın etkisini üzerinizden atamadan karşılaşıyorsunuz "Müzisyenler,çocuklar ve koyunlarla"... Lüksemburg'lu Heykeltraş Wil LOFY tarafından 1982 yılında yapılmış bu bronz Çeşme, "Hammelsmarsch". Şehrin havasını değiştiren şehir mobilyalarından.

Lüksemburg'daki 2. günümüzde Remich, Moselle nehri ve Schengen Kasabasını ziyaret ederken Bronz Heykeller yine başrolde.

Moselle, iki ülkeyi birbirinden ayıran sınır nehirlerinden, Lüksemburg ile Almanya'yı hem birbirinden ayırıyor, hem de üzerindeki Köprüsü ile birbirine bağlıyor. Remich Köprüsü'nün tam ortasında durduğunuzda bir ayağınız Almanya, bir ayağınız Lüksemburg oluyor. İşte, Remich Kasabası; Moselle nehri ve Bronz Heykelleri ile kucak açıyor ziyaretçilerine her daim.
Moselle nehri ile arkadaşlık ederek yürümeye başladığınızda yine Wil LOFY'nin "Bacchus" (Şarap Tanrısı) Heykelinin olduğu Çeşme karşınıza çıkıyor ilk olarak. 


Yürümeye devam ettiğinizde bu defa Moritz NEY'in "Nemesis"'i selamlıyor fotoğrafını çekmek isteyenleri.

Moselle nehrini geride bırakıp Schengen Kasabasına doğru gitmek istediğinizde ise bu defa Çamaşırcı Kadınlar poz veriyor objektifinize.





Manon BERTRAND Ustanın 2005 yılında yaptığı "Laundrywomen" ( Çamaşırcı Kadınlar)'ı.
Her birini tek tek fotoğrafladıktan sonra Schengen'e doğru yola çıkıyoruz. 
Remich'le, Schengen'in arası yaklaşık 9 km. Schengen kasabasındaki anıt dizaynı ile cezbediyor hemen.

Her bir yıldız, AB üyesi olan bir Ülke'yi simgeliyor ... 

Portekiz
Belçika

Yunanistan
Schengen I antlaşması; sınır kapılarındaki polis ve gümrük kontrollerinin tamamiyle ortadan kaldırılması amacıyla 1985 yılında Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalanmış. 1990 yılında imzalanan Schengen Anlaşmasını Uygulama Konvensiyonu ile de 1.anlaşma uygulamaya konulmuş. İlk antlaşma Fransa, Almanya ve Lüksemburg'un sınırlarının kesiştiği yer olan Schengen Kasabasında, 2. antlaşma Moselle nehrinde, Prenses Marie-Astrid isimli teknede imzalanmış.     

Lüksemburg'daki 3. günümüzde istikamet önce Ettelbruck ve ardından bir Ortaçağ Kasabası olan Vianden.






   Ettelbrück'te bir kahve içip yolumuza devam ediyoruz...






Vianden Marie-Josee KERSCHEN'in "Le Badigeonneur, Le Musicien, Le Fou" heykelleri ile hemen içine çekiyor sizi ama, siz zaten hazırsınız, tertemiz ve oldukça sert kış havası, tepede bütün heybeti ile yükselen Vianden Şatosu, Our nehri ve daracık sokaklarında kah Victor HUGO'nun peşine takılıp, kah Karikatür Müzesini dolaşıp dururken, Victor HUGO ile başlayan Vianden hayranlığınız yerini, "en güzel kasabalar" sıralamanızda en üst yerlere bırakmakta, kısaca ilk görüşte vuruluyorsunuz bu zarif ve çekici Ortaçağ Kasaba'sına.  

4.gün Ülke değiştiriyoruz Remich'ten Moselle nehrinin karşı yakasına geçip, ver elini Almanya, Trier.
Trier'in, önemli bir özelliği var, Almanya'nın en eski şehri ve Komünizmin kurucularından Karl Heinrich MARX'ın doğduğu şehir aynı zamanda.










Klaus APEL'in 1984 yılında yaptığı "Brunnen des Handwerks" (Craftsmen's Fountain-Esnaf Çeşmesi ) olağanüstü detayları ile büyülüyor görenleri. Ayrılamıyorsunuz yanından kolay kolay. Her bir ayrıntıyı fotoğraflayarak sahiplenmek istiyorsunuz. 



Trier'de bir diğer ilginç çeşme, Willi HAHN tarafından 1977 yılında yapılan "Heuschreckbrunnen" (Grasshopper Fountain - Çekirge çeşmesi)


Temmuz-Ekim 2013 tarihleri arasında Lüksemburg ve Trier'de "Elephant Parade" vardı. Trier'de kalanlardan birini fotoğraflamak şansına eriştim. Gerçek birer sanat eseri olan bebek fillerin sergisi-geçit törenine- yetişememiş olmaktan büyük bir üzüntü duyarak dolaşmaya devam ettim Trier'i. "Elephant Parade", Asya Fillerinin korunması için halkın bilinçlendirilmesi ve desteğini çekmek için Fil Heykelleri ile Dünyanın en büyük açık hava sanat sergisini oluşturuyor. Dünyamızın geleceği, insanlığın duyarlılığına bağlı. Bu tip organizasyonların parçası olmak gerekiyor ... 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Şubat 2014 tarihinde Lüksemburg, Remich, Schengen, Ettelbruck, Vianden ve Trier'de çekilmiştir ... 



İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ
Üniversite öğrencisiyken en sevdiğim Müzeydi; İstanbul Arkeoloji Müzesi. Henüz o yıllarda, bu Müze'yi dünyadaki başka Arkeoloji Müzeleri ile kıyaslayacak birikimim yoktu ama, İstanbul Arkeoloji Müzesinin, bulunduğu coğrafya gereği, sergilediği eserlerle en iyi Arkeoloji Müzelerinden biri olduğuna inanıyordum.
Uzun yıllardan sonra, geçtiğimiz Ekim ayında, bu defa kızımla birlikte ziyaret ettim Müzeyi. Restorasyonda olduğu için ana binayı ve eserlerini gezemedik, açık olan kısmında sergilenen eserlerle yetindik ama, azı bile ruhumuzu doyurdu. Gezegenimizin geçmişinden birşeyleri görerek / öğrenerek çıktık binadan, geçmişin ayak izlerini sürerek, izlerin tam da üzerine basa basa. Geçmişini bilen ve anlayan kuşaklar, geleceğini sağlam ve aydınlık şekillendirebilir. 
Karar verdik, İstanbul Arkeoloji Müzelerinin restorasyon çalışmaları biter bitmez, tekrar gideceğiz Dünyanın en iyi Arkeoloji Müzelerinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzelerinin paha biçilemez eserlerini yaşamaya...




 



































































***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Ekim 2013 tarihinde İstanbul Arkeoloji Müzelerinde çekilmiştir ... 

SELÇUK - EFES MÜZESİ - DİDİM 
Bazı tatillerde sadece deniz, kum, güneş temalı dinlenmeyi isterim. Saatlerce yüzüp, taze sıkılmış limonlu soda eşliğinde okuduğum kitaplar ya da dinlediğim müzikler, dergiler ruhumu daha da dinlendirir. Ama, kimi yıllarda tatil dediğin her kahverengi tabelanın gösterdiği ok yönünde gitmek ve her bir deliğe girip çıkmak demektir. İşte bu yılki tatilimi yol üstündeki tüm müzeleri gezmek olarak belirledikten sonra, öncelikle kızımı Efes girişindeki Selçuk Müzesi'ne götürmeyi ve Efes Artemis'ini göstermeyi hedefledim. Sabah 08.00 sularında vardığımız Selçuk Kasabasına hayran oldum. Daha önceki yıllarda farkına varamadığım Kasabadaki "aydınlık" herşeyin önüne geçti. Gördüğüm en ilerici Kasaba, Selçuk ...
Arabayı Müzenin yakınlarına park edip, Müzenin açılış saatini öğrenmek için gittiğim Turist Danışmada ne yazık ki Müzenin restorasyon nedeniyle kapalı olduğu bilgisini verdiler . Ama, başka zaman yıkılacağım, moralimi çok bozacak bu bilgi bile bu Kasabaya duyduğum ilgiyi söndüremedi. Müzeyi gezemesek de Selçuk'u gezeriz dedim ve elimde makinam " Uğur MUMCU sevgi yolunu" dolaşmaya başladım. Aile fertlerinin kahvaltı etmek üzere oturdukları çay bahçesi ATATÜRK'çü Düşünce Derneğine ait bir yerdi. Gelirini, Selçuk içi eğitime harcadıklarını öğrendim.
Selçuk, sanata değer veren bir Kasaba, bunu hemen hissediyorsunuz ama, aynı zamanda geçmişin izlerini de korumaya çalışan bir yer. Her akşam, ayrı bir mahallede gösterime giren "yazlık sinema" işte tam da bunun göstergesi.
Selçuk bir başka açıdan da çok önemli bir bölge. En sevdiğim göçmen olan Leylek'lerin göç yeri, her ilkbahar Leylekleri ağırlamaya başlıyor ve onların Kasabanın her yerini işgal etmelerine izin veriyor. Hatta, orada doğan Leyleklere sahip çıkmak adına onları koruma altına alıyor. 2010 yılından itibaren Selçuk'ta Ege üniversitesi işbirliği ile başlatılan çalışmada Leylek yavrularına halka takılıyor ve göç yolları ile üreme alanları hakkında bilgi toplanıyor. Türkiye'de doğan Leyleklerin belirlenebilmesi için halkalarda T harfi bulunuyor.
Selçuk'tan ayrılmak istemiyoruz ama, Didyma'daki Apollon Tapınağı bizi bekliyor ...

Seneye Müzenin restorasyonu tamamlanınca gelmeye söz vererek ayrılıyoruz Selçuk'tan ...












***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Temmuz 2013 tarihinde Selçuk ve Efes Müze'sinde çekilmiştir ... 


DARICA FARUK YALÇIN HAYVANAT BAHÇESİ






























Sirk'e gidemiyorum, Hayvanları eğitmek için kullandıkları metodları onaylamadığım için. 
Hayvanat Bahçelerini çok seviyorum oysaki. Hayatım boyunca pek çok Hayvanı yakından görme şansını verdi bana Hayvanat Bahçeleri. Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesine daha önceki yıllarda da gitmiştim. Ancak  sanırım zaman zaman Doğaya duyulan özlemden olsa gerek yine çağırdı beni burası. Arkadaşımla beraber öğlen tatilinde - çalıştığımız Fabrikaya çok yakın - soluğu Darıca Hayvanat Bahçesinde aldık. Yaklaşık 1.5 saat kalabildik, zamanımız daha fazlasına müsaade etmedi. En çok Şempanzelerden etkilendik, ben bir de Leyleklerle zaman geçirdim. Lama'lar ve Pony'ler çok sevimliydiler. 
Ancak, doğal ortamlarından çok uzakta olduklarından ve yaşam alanları oldukça dar çerçeve ile sınırlandığından hayvanlar durgun ve mutsuzdu. Sanırım aşırı ilgi yüzünden İnsanları da görmemezlikten geliyorlar artık. Bazı hayvanlar bizi görünce sırtlarını dönüp, kafeslerinin arka taraflarına doğru gittiler. Bazı Hayvanlar hava çok güzel olduğu halde canlı ve hareketli olmak yerine kafeslerinde bir köşede kıvrılmış uyuyorlardı. Hüzünlenerek ayrıldım buradan. Zaten her ayrılık kendi hüznünü taşımaz mı ? Bir daha ne zaman ziyaret edebilirim bilmiyorum ama, daha çok kişinin ziyaret etmesi ve bu güzel işletmenin ayakta kalmasına destek olması gerektiğini düşünüyorum. 
*Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Eylül Ayında Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesinde çekilmiştir ...  



MUSEO de CERA de BARCELONA 
BARCELONA MUMYA  MÜZESİ

Barcelona Mumya Müzesi, La Rambla Caddesinin üzerinde selamlıyor Barcelona'yı her sabah. İçeriye girdiğiniz andan itibaren unutuyorsunuz herşeyi. Sadece o an ve sanıyorsunuz ki o an hayatın olağan akışı sanki. Kapıdan girişte sizi Papa John Paul II karşılıyor. 1.Kata girdiğinizde kimler yok ki. İran Şahı Rıza Pehlevi ve Farah Diba, Prenses Diana, Chopin, Pinokyo, Alice, Kırmızı Başlıklı Kız, Dünya siyasetinin en renkli simaları ve içlerinde tabii ki CHE ( çok benzemesede ), Dali, Picasso, Einstein, Antonius ve Kleopatra, Napoleon ve Josephine , Beethoven, Prens Charles ve Camilla ... Liste uzayıp gidiyor ...
Papa II. Jean Paul
Müzenin girişindeki Vale ...
Müzisyenler ...
Masal Kahramanları
Dünya Liderleri I
( Bazı Liderleri onaylamasak da )
Dünya Liderleri II
Antonius ve Kleopatra
Napoleon ve Josephine
Düşünür , Yazar , Bilimadamları
Pablo PİCASSO
Salvador DALİ
2.Kata çıkarken karşınıza Yoko Ono ve John Lennon çıkıyor. İstediğiniz kadar fotoğraf çektiriyorsunuz bu ilginç çiftle, sizi durdurmaya kalkmıyorlar ...
Yoko ONO & John LENNON
2. katta Palyaçolar var, renkli görüntüleriyle. İnsan İspanya'da olur da Don Quijote ve Sancho Panza ile tanışmadan olur mu ? Hatta, yeldeğirmenlerinin yanında ve Bayan Dulcinee de varken
tanışıyorsunuz bu kahramanlarla. Sevinciniz kısa sürüyor çünkü, bir Matadorun ölümüne tanıklık ediyorsunuz, her ne kadar, karşı da olsanız Matador'lara. Sonuçta hiçbir canlı böyle bir ölümü haketmiyor. Bu bölümde çok fazla kalınamıyor, hızla geçiyorsunuz ve sırada Flamenco dansçısı olan Çingeler var. Birden bire, polis sirenleri çalmaya başlıyor. Nutkunuz tutuluyor acaba ne oldu diye . Bir de bakıyorsunuz bir banka soyuluyor, 1950'lerden kalma Soyguncular tarafından. Kah Mağara devri insanlarının yanında buluyorsunuz kendinizi, kah bir denizaltıda ...
Denizaltından çıkıp nefes alacam sanırsanız yanılırsınız, bu defa bir uzay aracında "Yıldız Savaşları"nın figüranı oluyorsunuz. Büyülü bir dünya burası. Leonardo Üstad ( Kanımca gelmiş geçmiş en büyük İnsanoğlu ) uğurluyor sizi ve istemesenizde ayrılıyorsunuz yeni dostlarınızdan ...

Bu veda Boğaya değil Matadora
Don Quijote / Sancha Panza / Dulcinee 
Steven SPİELBERG
İbn-i BATUTA
Mağara devri çocukları
El GRECO
Flamenco Dansçıları
Alfred HİTCHCOK
Jean D'ARC
Leonardo da VİNCİ
Artık yoruldunuz! Güzel bir Sangria içme ve biraz dinlenme vakti. Mumya Müzesinin çıkışında sizi bekleyen El Bosc de les Fades bu iş için mükemmel bir atmosfer. Bu Cafenin ilginç dekorasyonu mutlaka görülmeli. Mağara Cafe burası ve ilginç ağaçların, orman perilerinin arasında gideriyorsunuz yorgunluğunuzu .
Mumya Müzesindeki ilginç Cafe ...
*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2012 Nisan Ayında Barcelona'da çekilmiştir ...
LENNON DUVARI - PRAG
1980 yılında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybeden The BEATLES grubunun efsanevi solisti John LENNON'ın anısına, Prag'da, komünizme inat, barış, sevgi ve özgürlük için oluşturulan bu duvar, Komünizmin yıkılmasından sonra popüler olmuş bir yer. Artık, tur programlarında bile yer alıyor John LENNON duvarı. Tabii ziyaret eden herkes, duvara birşeyler karalama telaşında olduğundan, her gün değişim yaşamakta duvar, yeni eklenen Graffitilerle.
2011'deki Chesky Krumlov Ortaçağ Festivali için gittiğim Çek Cumhuriyetinde Prag'da kaldığım sürede John LENNON duvarına da gittim ve kızımın adını yazarak -barış, sevgi ve özgürlük için- duvara iz bıraktım, Let it be 'yi mırıldanırken... 
Kızımın adı hala okunur durumda mıdır aradan geçen bunca zamandan sonra -öyle olmasını çok isterim- ya da üzerine dünyanın hangi ülkesinin LENNON sever çocuğu tarafından yazı yazılmıştır bunu bilmek de güzel olabilir ama, bunu öğrenebilmek için yapılması gereken Şehirkolikleşerek yollara dökülmek Prag istikametinde...  

Komünizmden bunalan Prag gençliği için, John LENNON'ın öldürülmesi çıkış noktası olmuş...   

 








 2011 Haziran'da duvar bu hali ile karşılıyordu şehirkolikleri
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Haziran 2011 tarihinde Prag'da çekilmiştir... 

PRAG KOMUNİZM MÜZESİ
Afişini, Prag Kalesi ve St.Vitus Katedralinin olduğu bölgeden, Charles Köprüsüne (Karluv Most) ve dolayısıyla, Eski Şehir Meydanına inerken gördüm, hemen fotoğrafladım ve planlarımın arasına alelacele ekledim.
Prag'daki son günümde büyük bir hevesle sırt çantam ve fotoğraf makinamla düştüm yollara, yanımda, yol arkadaşım sevgili yeğenim. 
19 Haziran Pazar sabahı, Prag'da karşıma çıkan hiç kimse bilmiyordu sorduğum adresi, elimdeki broşüre en az bana baktıkları kadar yabancı bakıyorlardı. İstanbul'da bir müze sorsam da aynı tepkiyi verirdi muhtemelen, o sabah karşıma çıkan Praglılar. O kadar bihaberdiler şehirlerindeki Müzeden anlayacağınız. Aslında birşeylerin kurgusu yanlıştı, birşeyler tuhaftı ama , adlandıramıyordum. Oysa ki Müzeyi gezdikten sonra anladım. 
Yana yakıla bulmaya çalıştığım müze, Komünizm Müzesiydi. 
Kendi imkanlarımızla bulduk, daha doğrusu bina çıktı karşımıza bir anda.
Broşüründe adresi, "hemen Mc Donald's'ın üstünde" , "Casino'nun karşısında" gibi ironilerle tarif edilmiş bu Müzenin adının neden "Kahrolsun Komünizm" olmadığını anlayamadım dolaştıktan sonra. 
Müze, köhnelikten, isteksizlikten ve müşterisizlikten çok kalmaz kapanır muhtemelen. 
Müzeyi gezerken insanın aklına takılan soru şu: madem Ruslar ve zorla getirdikleri Komünizm bu kadar kötüydü, neden 40 yıl seviştiniz ?  Neden direnmediniz ve kurtulmadınız ? Neden arkasında durmadınız Üniversite Öğrencilerinin ? Kendini yakan ve 1. Meşale diye imza atan Jan PALACH'ın neden arkasında değildiniz ? Neden özgürlüğünüz için mücadele etmediniz ?Aslında, belki de haklısınız, sizin Mustafa Kemal'iniz yoktu. Kurtulmak için 40 yıl beklediniz ...

Komünizm Müzesi 
Adres 
Na Prikope 10 
110 00 , Prag 1 











Jan PALACH - Üniversite Öğrencisi. Vaclevske Meydanında kendini yakarak 
Rus Direnişini başlatan Üniversite talebesidir...

*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2011 Haziran Ayında Prag'da çekilmiştir ... 

TOY MUSEUM HRACEK
PRAG OYUNCAK MÜZESİ 
Prag'daki en keyifli Müzelerden biridir "Oyuncak Müzesi".
Jiřská 4, 119 00 Prague adresinde hergün Oyuncaklara hayat veren bu Müze, 2. katında bir de Barbie Sergisi ile gönüllere taht kurmaktadır.
Müzenin ilk katında geçmişten günümüze kadar çocuklara ilham veren oyuncaklar ve hayata renk katan objeler - noel süsleri gibi - sergilenirken, 2. kata çıkmanızla beraber, aslında kızınıza almamak için ayak dirediğiniz, hayalgücünü zedeleyeceğini düşündüğünüz ve gelecekle ilgili yanlış yargılara varmasına neden olacağını ısrarla tekrarladığınız Barbie'ler sahnede yerlerini almaktadır ve siz tüm düşüncelerinizi bir kenara atıp gördüğünüz zarif, şık ve detaylı Barbie, Ken, Arkadaşları ve eşyaları karşısında yerlere kadar eğilip, selamlarsınız bu kahramanları ...


Müze'nin karşıkonulamaz Tabelasi
Müze Giriş/Çıkışındaki Heykel Çocuk 
Barbie yaşını hiç göstermiyor
Mutfak eşyaları en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş
Porselen Bebekler
Porselen Çay Takımı
Bebekler 
Porselen Bebekler 
Kasap Dükkanı. Demek o zamanki Çocukların Hayal gücü 
bu oyuncağını talep ediyormuş.
Fındıkkıranlar ( Nutcracker)
1907 tarihli bu oyuncakla hangi çocuklar hangi hayalleri
kurmuştu acaba ?
Dünyada her çocuğun bir Ayısı mutlaka olmalı !!!
Afrika'daki Çocukların bile
Ve benim de aynı buna benzeyen bir ayım vardı
küçük bir çocukken ve çok hazin bir ayrılık hikayemiz
var! Ayı'm hala duruyor ama, ben 5 yaşımdayken ayrıldı 
yollarımız. Bu hüzünlü öyküyü ayrıca yazacağım ...
Ya davulcu, ya zurnacı!
Oyun oynamak ne kadar büyük bir keyif bu 
oyuncaklarla
Çay Saati 
GELELİM BARBİE SERGİSİNE 
Barbie'ler başınızı döndürüyor ve koleksiyonkoliklerdenseniz ben bunu daha önce neden düşünememişim diye hayıflanıyorsunuz. Neden Barbie'nin de koleksiyonunu yapmamışım.
Bu Müzede tek sorun, Bebekler ve eşyaları, doğal olarak camlar arkasında sergileniyor ve fotoğraf çekerken bu biraz canınızı sıkıyor, makinanız ne kadar profesyonel olursa olsun.


Barbie , Ken ve Arkadaşları 
Kostüm Tasarımcıları da mükemmel
Baloya giderken
Masum Gençkız Barbie
Kıyafet Balosuna mı acaba ?
Muhtemelen Ken bir kez daha aşık olacak bu 
zarif kadına
Pamuk Prenses ve 7 Cüceler 
Oz Büyücüsü 
Hamile ve Yeni Doğum yapmış Barbie'ler ve 
Doktorları
Alternatif Barbie 
Bu barbie de çok şık
Barbie alışverişlerini Paris'ten yapıyor anlaşılan

Barbie , Kesinlikle her yaştaki kadının idolu

Kış giysileri ile Barbie'ler 
Bu Müzede zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz ve ilginç bir nokta da, etrafta çocuktan daha çok yetişkinler olması. Galiba çocuk kalmak isteyenler daha çok gönül veriyor Oyuncak Müzelerine.
Bugüne kadar İstanbul, Paris, Prag ve Barcelona'daki Oyuncak Müzelerini dolaştım. İstanbul'daki Müze ; başka nedenlerle de favorim ama, sanırım Prag'daki Oyuncak Müzesi de insanın beklentilerini karşılıyor ve kendini iyi hissettiriyor ...
Burada 2008 yılında Viyana'ya gittiğimizde Viyana Bebek Müzesini çok aradık, elimizdeki haritada gösterilen yerine gittik geldik, o çevreyi alt üst ettik, yine de fayda etmedi, haritaya göre olması gereken yerde başka bir Devlet Dairesi vardı ve her zamanki gibi sorduğumuzda doğru yanıtı alamadık. Taakii bir Polis memuru "O Müzenin" yakın tarihte kapandığını söyleyene kadar. İnanılır gibi değil, Viyana'daki Bebek Müzesi yeterince ilgi görmediği için kapanmıştı, Büyük bir hayalkırıklığı oldu bu bizim için, Viyana çocuklarının geçmişi ilgisizlikten kapanmış!!! 
*** Fotoğraflar ;  nAifce ve Sevgili Yeğeni tarafından 2011 Haziran Ayında Prag'da çekilmiştir ... 


VİYANA İMPARATORLUK ARABALARI MÜZESİ

                
Viyana... Klasik müzikle şekillenmiş zarifliği, Habsburg'ların şehre siluetini kazandırdığı sarayları ile birleşiyor ve Viyana, Avrupa'nın kültürel "Öz"Başkenti olarak yerleşiyor baş köşedeki koltuğuna pek çok şehri geride bırakarak. Viyana'da Habsburg'lara ait pek çok Saray, Müze ve Yapı var ama, Müzelerden biri diğerlerinden bir kaç adım öne çıktı benim için Viyana'yı dolaştıkça. Her şehirde olduğu gibi "Şehri Popüler Kimliği ile tanımak yerine, gizlerini araştıran Şehirkoliklerdenseniz", Schönbrunn Sarayında " İmparatorluk Arabaları Müzesi" en ilginizi çeken yer olacak. Müzenin içinde fotograf çekmek yasak olduğundan, konuya dahil edeceğim resimlerim yok gerçi. ( Fotograf çekemediği zaman hep bir yanı eksik kalıyor anlatımların, yazılara ruhunu ekleyemiyor insan yasaklar karşısında sanırım !!!) 
İmparatorluğa ait düğün arabalarından, cenaze arabalarına, Tören arabalarından, kar kızaklarına, Habsburg Prens ve Prenseslerinin Arabalarından, Çocuk arabalarına kadar  ( ki Napoleon'un Çocuklarının arabaları da sergide yeralıyor ) Saray'a ait tüm araçlar sergileniyor bu Müzede, çok ilginç bir müze ... 
 Museum of Carriages and Department of Court Uniforms  Imperial Carriage Museum                                    


    Viyana'da, gezmekten asla pişmanlık duymayacağınız bir yer burası  ... 
                        Adres : Schloss Schönbrunn , 1130 - Viyana 


SALZBURG NOEL PAZARI
Avusturya'yı dolaşanların büyük bir kısmı Viyana'yı tek geçer hatta, Avrupa genelinde bile Viyana'yı ilk üç içinde sıralamaya sokanlar vardır. Oysa ben oyumu Salzburg'tan yana kullananlardanım. Bu çok eskilere dayanan bir karar. Henüz tek basamaklı sayılardayken yaşım, "Neşeli Günler " müzikalini seyretmiş ve müziklerinin yanısıra, filmin çekildiği yerlere de hayran kalmıştım. Bir gün Salzburg'u göreceğime söz vermiştim kendi kendime, hem de çocuk gözüyle ve çocuk sözüyle.


 Yolum Noel zamanı Salzburg'a düşünce çok küçük bir çocukken verdiğim kararın doğru olduğunu yaşayarak ve görerek kanıtlamış oldum aynı zamanda kendime. Bence kesinlikle Salzburg. Viyana da hoş bir şehir hakkını yiyemem. Ama, Salzburg ; büyülü ve çok şık, hele Noel için kurulmuş olan Pazar yerleri çok yakışmış bu şehre. Masal Şehrinde dolaşıyorsunuz sanki. Renkler, Kokular, Işıklar. Herşey büyük bir uyum içinde. Dükkanların Noel görüntüleri sizi vitrinlerine yapıştırıyor adeta. Kendinizi alamıyorsunuz. Üstüne üstlük bir bakıyorsunuz satıcı ile sıkı pazarlıklara girişmişsiniz.
Bütün mevsimlerin Salzburg'a çok yakışacağını düşünüyorum ama, Aralık ayı, kar ve Noel Pazarları başka türlü yakışıyor bu zarif kente. Siz de "Şehrin Mevsimini Yaşamayı Sever Şehirkoliklerdenseniz " Aralık ayında hazırlayın bavulunuzu Salzburg'a doğru. Noel Pazarında dolaşın, Mum alın, sabun alın, çukulata ve şekerlemeler alın, çam ağacı süsleri, kapı süsleri alın, tahta oyuncaklar alın, yada oyuncak ayılar, olmadı sıcak punch için, Alışveriş yapın daracık sokakların çok ünlü butiklerinden, yorulunca Mozart cafe'de soluklanın, hala zamanınız kaldıysa şehrin merkezinde kurulan buz pateni sahasında kayan çocukları izleyin, kaymak isterseniz kiralayın bir çift paten ve siz de kayın - kendinizi mahrum bırakmayın ( ben cesaret edemedim ama, sizi yüreklendiriyorum bu konuda )  ve bütün bunların sonunda kendinize tirol şapkaları satan şık dükkanlardan birinden bir tirol şapkası hediye edin. Şımartın kendinizi... 
Salzburg iyi bir seçim ... 































*** Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2008 Aralık Ayında Salzburg - Avusturya'da çekilmiştir ... 

MUSEE GREVİN - PARİS


File:Grevin musee facade.jpg

Sanıyorum , 8 yaş ve üzeri çocuklu ailelerin ve içindeki çocuğu yaşatabilenlerin dolaşmaktan çok büyük keyif alacağı bir Müze “MUSEE GREVIN”.

10 Blvd.de Montmarte 75009-PARIS adresinde her gün kapılarını o günün “ÇOCUKLARINA” açıyor.
Tarihçesinde , dünyanın ilk balmumu müzesi olduğunu ve bu yola baş koyan müzelere öncülük ettiğini , kurucusunun Arthur MEYER ve Alfred GREVIN olduğunu öğreniyoruz , 1882 yılında faaliyete geçen bu müzenin, 2012 yılına kadar varlığını sürdüreceğini belki Monsieur MEYER ve Monsieur GREVIN de hayal edememişlerdi aynı , Michael JACKSON diye Amerikalı , siyah doğup beyaz ölen bir pop şarkıcısının balmumu heykelinin bir gün olup bu müzede Amerikalılara 22 Euro karşılığında gösteriliyor olacağını tahmin edemeyecekleri gibi …
Musee Grevin’inde dolaşırken en çok Brad PITT’le dilediği gibi resim çektirmenin mutluluğu var gözlerinde – 8 yaşından büyük her dişinin :)) 
Bu mutluluğun nedeni , Brad PITT’in , Angelina JOLIE’yi aldatmak için "Kendisini" seçmiş olması. Her Maskülen için bunun Julia ROBERTS versiyonu geçerli tabiî ki de:)) Gerçi, ben de dayanamayıp Julia’nın koluna girerek bir fotograf çektirdim , cinsiyetlerüstü bir anlayışla bu Müzede ama… Entelektüeller genellikle Jean Paul SARTRE’ı tercih ederken, sanatçı ruhlular Salvador DALI’nin yada Pablo PICASSO’nun yanına süzülüyor yavaşça. Ruhunuzda düzene başkaldırı varsa, Fransız İhtilalinden sahnelerin olduğu bölüm ilginizi çekiyor olacaktır hiç kuşkusuz … Çingene kızı Esmeralda ile Notre Dame’da güzelliğe ibadet ediyorsunuz, susadığınızda, size Quasidomo su taşıyor. Henüz ergenlik çağına girmemiş bir oğlansanız, bütün futbolcular, henüz ergenlik çağına girmemiş bir kızsanız, yine de Brad PITT ve giysisi en uçuk kaçık, ayakkabıları en topuklu ve makyajı en renkli kim varsa onunla oluyorsunuz … Siyasete meraklılar mutlaka GANDHI’nin yanına yerleşiyor fotoğraf için, Akademik Kariyer peşindeyseniz EINSTEIN’ı tercih ediyorsunuz, müzikalleri seven filmkolikler Lisa MINELLİ ile yanak yanağa dururken, Kendinizi dünya politika sahnesinde görmek isterseniz “Liderler Toplantısı” na katılıp, Amerikan Başkanı’nın yanında yerinizi alıyorsunuz. Yada benim gibi yapıyor ve hiçbirini atlamayıp, teker teker hepsi ile tanışıyorsunuz balmumu heykellerin, hatta kimiyle arkadaşlığı ilerletip, Örneğin SARTRE yada HEMIGWAY ile bir kadeh şarap yudumlamaya başlıyorsunuz … 
Musee GREVIN - Jean Paul SARTRE
Musee GREVIN - Lisa MINELLI
Musee GREVIN - Brigitte Bardot
Musee GREVIN
Notre Dame'ın Kamburu Quasimodo  
Musee GREVIN - Salvador DALI
Musee GREVIN - Pablo PICASSO
Musee GREVIN - Ressamlar
Siz , hayal dünyanızda dolaşırken , dışarıda hayat devam ediyor ve gündüz girdiğiniz müzeden çıktığınızda bir de bakıyorsunuz , Paris'in şehir ışıkları yanmaya başlamış , insanlar evlerine doğru bir koşuşturmaca içindeler , ellerinde baston ekmek , kırmızı şarap ve peynir çeşitleri … O anda daha da keyifleniveriyorsunuz çünkü , sizin hiç aceleniz yok …5 gün – 4 gece , ya da sizin paranız ne kadar gün ve geceye yeterse o kadarlık zaman dilimi için hiç aceleniz yok Paris’te …
Balmumu Müzeleri Dünyanın her şehrine yakışıyor , O şehre neşeli ve çocuksu bir hava katıyor . Yolculuğa başlamadan , gideceğim şehir için araştırma yapıp , gezi ve zaman planını hazırlarken , o şehirde 2 müzenin var olup olmadığına bakarım herşeyden önce …
Biri Oyuncak veya Bebek Müzesi , diğeri Balmumu Müzesi …


Bu müzeler varsa gideceğim şehirde , bilirim o şehir daha hoşgörülüdür , insancıldır , değerleri vardır… Bir de bu şehirler çocukları sever , korur , ondandır buşehirlerde büyüyen çocukların hayalgücü Musee Grevin’dir , Eiffel’dir , Disneyland’dir … Tıpkı benim yaşadığım şehirde de hayalgücü olan bir çocuğun yaptığı Galata Kulesi veya Oyuncak Müzesi gibi …
 *** Fotoğraflardan bazıları ;  nAifce tarafından 2006 Ağustos Ayında Paris'te çekilmiştir ...

İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ

Charlie CHAPLIN'in elindeki oyuncak artık İstanbul'da, İstanbul Oyuncak Müzesi'nde... Sunay AKIN'ın, Ülkesindeki çocukların hayallerini süslemek için bir açık artırmadan satınalarak getirdiğini okudum Şarlo'nun Oyuncağını, Müzenin internet sitesinde. 
Biz çocuklara da ziyaretine gitmek düşüyor 100. doğum yılı anısına.
Teşekkürler Sunay AKIN, İstanbul'a çocuk sevinci yaşattığınız için...  

İSTANBUL GÖZTEPE PARKI (2014)
Bugünlerde ara verin; yaptığınız ne varsa, hepsine ve kendiniz için birşey yapın. Göztepe Parkına gidin, Lalelerle zaman geçirin. Herbir Lale, papatya, sarı kadeh, orman gülü, manolya ve sayamadığım ne kadar çiçek ve ağaç varsa, girsin hayatınıza, şenlendirsin. Cennette hissedin kendinizi. 
Hem Cumartesi Göztepe Parkındaydım, hem de Pazar. Hala hızımı alamadım ama, yetmedi, aklım Lalelere takıldı kaldı, bir de Red Kid, Düldül ve Daltonlara ...   




































BU GÜZELLİĞİ YAŞATAN, GÖZTEPE PARKINDA EMEĞİ OLAN HERKESE YÜREKTEN TEŞEKKÜRLER... 

*** Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 05.04.2014 ve 06.04.2014 tarihlerinde GÖZTEPE PARKINDA çekilmiştir. 


LAKA LAKA LAK LAK
Şubat ayında içim kıpır kıpır olmaya başlar, ilkbahar gelmek üzeredir çünkü. İki konuk beklerim bahar adına, Laleleri ve Leylekleri... Soframızın başköşesine Laleleri yerleştiririm Nisanda ve Mayısta, elimde olsa Leylekleri de davet edeceğim ama... Bilirim gelemeyecekler, yeni geldikleri için Afrika'dan, oldukça yorgundurlar... Ne kadar özlemişim koskoca kış boyunca Laleleri de, Leylekleri de... İstanbul'a ve Ülkeme çok yakışıyor ikisi de. Leylek'lerin yazlığı olan Türkiye'de bir de  "Leylek Şenliği" var, Bursa , Eskikaraağaç Köyü; hem Avrupa'nın 11. Leylek Köyü, hem de her yıl Leylek şenliklerine imza atıyor. (Bu yıl Haziran ayında şenliklerin 10.su gerçekleştirilecek)
                        Faruk Yalçın Darıca Hayvanat Bahçesindeki Beyaz Leylekler

Latince adı Ciconia Ciconia , etçil , tekeşli, Gezegenimizdeki Leyleklerin %25'i Polonyalı, tespit edilmiş en yaşlı Leylek 39 yaşında, Eskikaraağaç Köyü Dünyanın 11. Leylek Köyü ve "Leylek Festivali" bir çok ülkede//şehirde kutlanıyor , tıpkı Ülkemizde de kutlandığı gibi ... Osmanlı döneminde, 19. yy.da , Bursa'da "Vakf-ı Gureba-i Laklakan" adında yaşlı ve sakat Leyleklerin bakıldığı garip Leylekler Vakfı varmış. Malum, Bursa Leyleklerin göç yolu üzerinde, yine de kaç ülke vardı acaba 19. yy'da yaşlı, hasta veya sakat Leylekler için Vakıf kuracak hassasiyette.   


Leylek, Anadolu'da çok sevilen bir kuş, çünkü insana yakın, evlerin bacalarına yuva yaptığında uğur sayıyoruz, Leylekleri uçarken gördüğümüzde o yıl çok seyahat edeceğimize inanıyoruz, ama Leyleklere en yakışanı "Bebek" getirmeleri...Bir kızın annesine ben nasıl doğdum anne diye sorduğunda aldığı en güzel cevaplardan biri "Leylek getirdi seni kızım" ... "Lahananın içinde bulduk seni" demiyorsanız tabii... Bazen hayattan bunaldığınızda bir sepette, Hacı Leylek'in gagasında Afrika'dan geldiğinizi hatırlayın, Annenizin anlattığı gibi. Onca yolu ve yolculuğu yapan Siz, hayatın zor bir gününden elbette kolayca çıkabilirsiniz, deneyin!!! 
İnsan türü tarafından sevilmelerinin nedenlerinden biri de Leyleklerin yaşlı ebeveynlerine bakıp, onları beslemeleri hatta göçleri esnasında taşıdıklarına inanılması. Antik Yunanda varolan "Pelargonia Yasası", Yurttaşlar yaşlanmış Ebeveynlerine bakmakla mükelleftir demiş, buraya kadar herşey normal gözüksede yasa adını Leylekten alıyor ilginçlik burada ... Antik Yunanda Leylek "Pelargos" demekmiş çünkü... İnsan türü için örnek davranış sergilemekte Leylek türü ... 
Ve Antik Yunanda Leylek öldürmenin cezası da bu durumda Ölüm oluyor kaçınılmaz olarak... 

Anadolu'da Leylek'e göçleri esnasında Mekke'den geçtikleri için "Hacı Leylek" veya "Hacı Baba" da deniyor...
Önce erkek Leylek geliyor, yuvasını buluyor, onarıyor ve dişisini beklemeye başlıyor, yaklaşık 1 hafta sonra geliyor dişi.
Leylek; Litvanya'nın Ulusal kuşu, Beyaz Rusya ve Fransa'nın Alsace Bölgesinin sembolü, pek çok ülkenin posta pulunda motif olarak kullanılmış ve Hollanda'nın Lahey Şehrinin armasında yer almakta...  

İlgi alanıma Beyaz Leylekler girdiği için Siyah Leylekleri bilmiyordum taa ki Darıca Hayvanat Bahçesinde görene kadar... Görür görmez kendimi affettirmem gerektiğini anladım ve Ciconia Ciconia'ların yakın akrabası olan Ciconia Nigra'lar (Siyah Leylekler) hakkında da bilgi toplamaya başladım ... 

İşte Faruk Yalçın Darıca Hayvanat Bahçesindeki Siyah Leyleklerden biri ...    


İzmir - Selçuk Kasabası da Beyaz Leylekleri misafir eden göç Kasabalarından, Marttan Ağustos sonuna kadar ...
"Elinizdeki tek şey çekiç ise herşeyi çivi olarak görürsünüz" der Budist felsefesi. Ben de bu felsefeye uygun olarak Leylekleri hemen bulurum gökyüzünde.
Eskikaraağaç Köyü, Avrupa'nın 11. Leylek Köyü olarak seçilmiş ve Leylek şenlikleri yaparak hem bölgeye turist, hem de bölgenin sorunlarına dikkat çekiyor.
Dünyanın en şanslı coğrafyalarından birindeyiz ve elimizdekilerin değerini bilip, yok olmadan önlemlerimizi almalıyız. Hem de bu güzelliklerin tadını çıkartmalıyız. Taaaa Afrika'dan gelen yazlıkçılarımızın yuvalarını koruyabilmeliyiz ki her yıl gelsinler, Ülkemizden vazgeçmesinler...

En sevdiğim göçmen Leylek; bir Afrikada, bir Yüreğimin kıyısında gidip geliyorken ...

EuroNatur (Avrupa Doğa Mirası Vakfı) üyesi olan Avrupa Leylek Köyleri 
Cigoc - Hırvatistan / 1994
Nagybajom - Macaristan / 1996
Rühstadt - Almanya / 1996
Malpartida de Caceres - İspanya / 1997 
Andrid - Romanya / 1997
Velika ve Mala Polana - Slovenya / 1999
Tykocin - Polonya / 2001
Marchegg - Avusturya /2002
Belozem - Bulgaristan / 2005
Altreu - İsviçre / 2008
Eskikaraağaç - Türkiye / 2011
Češinovo Obleševo - Makedonya / 2013
**Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 tarihinde Darıca Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesinde çekilmiştir... 



LÜKSEMBURG ve TRİER ELEPHANT PARADE
Asya fillerinin korunması adına kamu bilinci oluşturmak ve destek kazanmak için yapılan "Elephant Parade"   ( Fillerin geçit töreni ) Temmuz - Ekim 2013 tarihleri arasında Trier ve Lüksemburg sokaklarını renklendirmişti ... Trier ve Lüksemburg'da dolaşırken tek tük kalanları görme imkanım oldu... 1.50 m boyundaki Heykel Fillerin her biri farklı bir sanatçının eseri. 
www.elephantparadewebshop.com'dan da 5 ile 75 cm arasında aynı heykel fillerin minyatürlerini satınalabiliyorsunuz... 
Sevgili Ağabeyim , Lüksemburg'daki Elephant Shop'tan bir tane bana , bir tane kendine aldı ve bu sayede Asya Filleri Vakfı'na bağışta bulunmuş oldu...

Miss Tokyo
Benim filimin adı Miss Tokyo ve Amornthep Mahamart tarafından dizayn edilmiş, 2009 Amsterdam geçit töreninde sergilenmiş ...

Born to Rock
Ağabeyimin fili Born to Rock ve sanatçısı Terdask Phiromgripak. 2012 World Tour Elephant Parade Fillerinden .

www.elephantparadewebshop.com sitesine girdiğinizde Elephant Parade'da sergilenen heykellerin minyatür-
lerinden görebilir ve satınalarak Asya filleri Vakfı'na bağışta bulunabilirsiniz ...
 A love story
    

 Shopping Queen

 Miss India

Trier-Map



The Denim Blues 


 We love Mosha Hasselt ... 
Elephant Parade'ın sembolu olan Gezegenimizin ilk Protez bacaklı Fili Mosha için yapılan Heykel ... Ben çok sevdim taşıdığı anlam yüzünden. 

 Wish and Blow

The King from Royal 

 Cuban Style


 Map Luxembourg

 Lotophant

Billy B
Carnival
Dam-Amsterdam
 David
 Fish and Chips
 Grapes

Singacat

 Sweets for Love
Map Hasselt
Dutch Lady

Tigerphant


MOSHA Tayland'lı bir Asya Fili. 2007 yılında, henüz yedi aylıkken, attığı yanlış bir adımla !!! kara mayınına bastığı için ayağı parçalanan Mosha'ya Asya Fil Dostları Hastanesinde Protez ayak takıldı ve böylece Mosha Gezegenimizin hem ilk Protez bacaklı Fili oldu, hem de Kara mayınlarına karşı verilen mücadelenin de simgesi durumunda...    

Mosha'nın fotoğrafı "cnntürk'ün" adresinden alınmıştır ... 
http://www.cnnturk.com/2009/yasam/diger/03/10/protez.bacakli.fil.dogaya.birakilmaya.hazir/517152.0/index.html

Asya Fillerinin soyu tükenmekte ne yazık ki, pek çok canlı türüne yaptığımız gibi ... Gezegenimizin geleceği belli , türler yok oldukça hızla sona yaklaşılıyor. Herşeyi büyük bir hoyratlıkla yok eden insan türü, sonunu da hazırlıyor hızlı hızlı... 

TRİER "SPIELZEUGMUSEUM" ( OYUNCAK MÜZESİ )
Trier Oyuncak Müzesi 1989 yılında açılmış Rolf ve Heidi SCHEURICH'e yani, özel sektöre ait bir Müze aynı, Sunay AKIN'ın İstanbul Oyuncak Müzesi gibi. Ne yazık ki Pazartesi günü "Kapalı" olduğu için gezemedim. Ancak, içinde Oyuncak Müzesi barındıran Şehirler, hoşgörülü ve barışçıl, pozitif şehirlerdir. Bir şehri "Çocukluğu ile birlikte gezen Şehirkoliklerdenseniz" Oyuncak Müzesi ana besininizdir zaten. Bugünlerde Sunay AKIN'ın "Geyikli Park"'ını bir kez daha okuyorum, daha doğrusu başucu kitabım olarak duruyor, arada dönüp tekrar okumak iyi geliyor. Sunay AKIN "Gelişmiş uygar ülkelerde oyuncak çocuklara hayalleri güçlensin diye alınırken, geri kalmış ülkelerde oyalansın diye verilir" diyerek en önemli farklılıklardan birinin altını kalın çizgilerle çiziyor.
      
                                          
         Müze bu binanın 2. ve 3. katında yer alıyor ...
www.spielzeugmuseum-trier.de










***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından Şubat 2014 tarihinde Trier Spielzeugmuseum'da ne yazık ki Müze dolaşılamadan çekilmiştir ... 

Sunay AKIN, "Müze aklımıza ne zaman gelir?" yazısın da ise ; "Müzeler toplumların hafızasıdır. Bir ülkede aydınlanmayı, demokrasiyi ve adaleti esas kılacaksanız, atacağınız ilk adım müzecilik alanında olmalıdır." diyerek geçmişine sahip çıkıp, gelecek nesillere aktaran Ulusların ileriye gittiğini en net biçimde açıklamaktadır. 

http://www.flickr.com/photos/normisjack62/11770902036/in/photostream/ adresine girdiğinizde Müzede sergilenen oyuncak koleksiyonunu görme imkanını bulacaksınız ... 


 İSTANBUL GÖZTEPE PARKI (2013)
İstanbul'un en güzel zamanı İlkbahar ayları, özellikle Nisan. Göztepe Parkı bu yıl Nisan Ayında başka bir güzeldi. Laleler ve İstanbul birbirlerine çok yakışıyorlar. İkisi de rengarenk ve uçarı , keşke ömürleri daha uzun olsa, İstanbul'un kış aylarını da renklendirse Laleler, İstanbul üşürken ısıtıverse Kırmızı renkliler, Beyaz Laleler uzun gecelerini aydınlatsa, Pembeler Kız Bebekleri müjdelese, Turuncular gerçekleştirse o gün İstanbul'da tutulan bütün dilekleri...
Kesinlikle, Nisan ve Laleler ile anılmalı Dünyanın bu en güzel şehri ... 





































***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 14 Nisan 2013 tarihinde Göztepe Parkında çekilmiştir ... 
                                           

ROMA DİSNEY STORE
ROMA'da yanınızda küçük bir hanımefendi veya beyefendi ile dolaşıyorsanız, onların da gönlünü yapmanız için en az 2 seçeneğiniz var; Biri Bioparco ve Hayvanat Bahçesi, diğeri Disney Store.
Zaten, siz gezi planınıza Disney Store'u almasanız bile o küçük şeytanlar, Roma'da bir Disney varlığı olduğunu hemen hissediyorlar, kah başka çocukların ellerindeki alışveriş torbalarından, kah Roma'lı çocukların şapkalarından...
17 yaşındaki kızım da Disney Store olduğunu öğrenince durur mu !!! 4. Roma günümüzde soluğu Disney Store'da aldık ve önümüzdeki birkaç yılın Doğumgünü, Bayram, Yeniyıl ve Karne :)) hediyelerini buradan aldırdı bize... Dayanamayıp eve de çeşitli Disney ürünleri aldım tabiiki.












Mini'nin 2012 Yeniyıl kreasyonu






  

ROMA'daki Disney Store'un konsepti eski Roma. Miki, Mini, Donald Duck eski Roma kıyafetleri ile süslüyor dükkanı... 
Adres : 
The Disney Store 
Via del Corso 165 
00186 ROMA 
***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  



ROMA'NIN KAPILARI 
"HER YOL ROMA'YA ÇIKAR" sözünü doğrulamak isterseniz , Yolculuğunuza başlamak için attığınız ilk adımdan sonraki eylem ; bir kapıyı açmanız veya kapamanız olacaktır ...
Roma'yı ve Vatikan'ı gezerken , Kapılarından etkilenmemek olanak dışıdır . Avrupa Şehirlerinde en güzel Kapıları , Vatikan ve Roma'da gördüm , gezdim , fotoğrafladım ...
Siz de bir Şehirkolikseniz ve hayatı seyahatlerde yaşamayı seviyorsanız , açtığınız her kapının sizi bir yolculuğa çıkardığını biliyorsunuz demektir ... Sırf bu yüzden , Roma'yı görmeye daha çok değer , her kapı başka bir yolculuk , her yolculuk başka bir yaşam , her yaşam başka bir varoluş... 
VATİKAN'IN MUHTEŞEM KAPI ve KAPI DETAYLARI 



















                                                

            BASİLİCA SANTA MARİA DEGLİ ANGELİ E DEİ MARTİRİ GİRİŞ KAPILARI 
   

    





                                         CASTEL SANT'ANGELO KAPI VE PENCERELERİ



Castel Sant'Angelo , Fatih Sultan Mehmet'in 
küçük oğlu Cem Sultan da bir süre bu Kale'de 
hapis tutulmuştur ...

ROMANIN ARA SOKAKLARINDAKİ KAPI VE PENCERELER 





  


PİAZZA VENEZİA ve WAX MUSEUM YAKINLARINDAKİ
OLDUKÇA ŞIK VE DEĞİŞİK HEDİYELİK  EŞYALARIN OLDUĞU 

ARKEOS SHOP'UN KAPISI 




















NAPOLEON'UN  ANNESİ MARİA LETİZİA RAMOLİNO'NUN  ( BONAPARTE )
PİAZZA VENEZİA'DAKİ BALKONU ... 
BİOPARCO'DAKİ ROMA HAYVANAT BAHÇESİNİN GİRİŞ KAPILARI 


KAPI KULP DETAYLARI 



ROMA SOKAKLARINDAKİ ALTERNATİF 
KAPILAR ve KEPENKLERİ 



***Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2012 Ekim Ayında ROMA - VATİKAN - NAPOLİ ve POMPEİ ' de  çekilmiştir ...  


TSUKIJI BALIK PAZARI
The TSUKIJI MARKET.TOKYO METROPOLITAN CENTRAL WHOLESALE MARKET

Tsukiji Balık Pazarı... Dünyanın en büyük balık hali olarak selamlıyor Tokyo'yu her gün yeniden ve yeniden. Şehirseverlerin sessizce ve mümkün olduğunca ayakaltında dolaşmadan keşfetmesi için. Neler neler satılmıyor ki tezgahlarda. Bir kısmını tanıyorum, bir kısmını yemekten büyük bir keyif alıyorum, ama, utanarak söylemeliyim bir deniz memleketi kızı olarak büyük bir kısmını da tanımıyorum tezgahta duran ve bazen korkarak fotoğrafladığım asla yiyemeyeceğim deniz canlılarını. 







Sabah çok erken gidilmesi gerekiyor Tsukiji'ye. Bunu öğrenince tur arkadaşlarımızla otelden çıkış saatini sabah 4 !!! olarak belirledik, uyanamama korkusuyla uyuduk o gece, tavşan uykularımızı takınarak. Zaten sadece 6 Şehirkolik olabildik Tokyo'nun Balık Pazarını keşfe hazır. 
















Kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim. Uykusuzluğa da, taksiye verdiğiniz oldukça yüksek ücrete de değiyor doğrusu. Ruhunuz karşılığını fazlası ile alıyor.  Yolunuz Tokyo'ya düşerse gidin ve ruhunuzu doyurun, akşam yiyeceğiniz *** yılan balıklı Suşi ile zaten karnınız da doyacaktır... 

*** Eşim , özellikle " Yılan Balıklı Suşi" den yana kullandı Suşi seçimlerinden sonra oyunu ...

**Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2009 Mayıs Ayında Japonya Balık Pazarında   çekilmiştir ...  


BODRUM SUALTI ARKEOLOJİ MÜZESİ (2008) ve AMPHORALAR 

















Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi, "Şehrin Geçmişini Arkeolojik olarak Arayan Şehirkolikler"in mutlaka gezmesi gereken bir Müze.

Bodrum'da, mavi tura katılın, Gümüşlük'de balık - meze eşliğinde rakınızı yudumlayın, arkasından lokmanızı yiyin, Tavşan Adasına yürüyün, Camel Beach'de denize girin, Bodrum'un Çarşısında alışveriş yapın, yorulunca dondurma için Bodrum'un en iyi cafesinde soluklanın Ege'ye karşı, Bitez'de sahil kenarındaki bir Bar'da gündüzün keyfini, gecenin ılık rüzgarına tokuşturun, illa Ortakent'te veya Gündoğan'da güneş doğsun yada batsın ama, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'ni de mutlaka gidin ve görün, o zaman hakkını vermişsinizdir Bodrum'un, içiniz rahat dönebilirsiniz yaşadığınız şehre... 

*** Fotoğraflar ;  nAifce tarafından 2008 Temmuz Ayında Bodrum'da çekilmiştir ... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder